Türkler ile Almanlar arasındaki ilişkilerin tarihi, modern çağın ürünü değildir. Bu temas, Haçlı Seferleri’nin Anadolu’ya ulaştığı 1097 yılına kadar geri gider. Osmanlıların Balkan Yarımadası’na geçişiyle birlikte, Haçlı Seferleri vasıtasıyla bölgeye ulaşan çeşitli Alman prensliklerinin ordularıyla karşılaşmalar ve çatışmalar yaşanmıştır. Özellikle Osmanlıların Viyana önlerine dayandığı 1529 ve 1683 kuşatmaları sırasında Avusturyalılar ve Almanlar, dönemin şartları gereği hem dinî hem de siyasî sebeplerle Osmanlı Devleti’ne karşı savaşmak zorunda kalmıştır. Bu nedenle erken dönem Türk-Alman ilişkileri için bir “dostluk” anlatısından söz etmek mümkün değildir.
Asıl kırılma noktası, 17. yüzyılın sonlarında Avrupa’daki güç dengelerinin değişmesiyle ortaya çıkmıştır. 1688’de Brandenburg Dükü’nün kendisini kral ilan ederek Prusya Krallığı’nı kurması, Avusturya ve Rusya ekseninde şekillenen geleneksel Avrupa siyasal düzenini sarsmıştır. Prusya’nın büyük bir devlet olma yönündeki bu hamlesi, başta Habsburg Hanedanı’nın yönettiği Avusturya olmak üzere, onun doğal müttefiki konumundaki Rusya tarafından sınırlandırılmak istenmiştir. Osmanlı Devleti ise bu yeni dengeyi fark etmekte gecikmemiştir.
Bu noktadan itibaren Osmanlı Devleti ile Prusya Krallığı arasında dikkat çekici bir paralellik ortaya çıkar: ortak tehdit algısı. Avusturya ve Rusya’nın yayılmacı politikaları, her iki devlet için de benzer ölçüde tehlike arz etmeye başlamıştır. Türk-Alman ilişkilerinin esas zemini tam olarak burada oluşmuştur. Bu ilişki, duygusal ya da kültürel bir yakınlıktan değil; çıkarların kesişmesinden ve zorunlu bir kader ortaklığından doğmuştur.
Burada iki hususun kısaca açıklığa kavuşturulması gerekir. Birincisi, 18. ve 19. yüzyıllar boyunca “Almanya” adıyla yekpare bir devlet mevcut değildir. Alman coğrafyası; başta Prusya Krallığı ve Habsburg Hanedanı’nın yönettiği Avusturya olmak üzere, çok sayıda devlet ve prenslikten oluşmaktadır. Prusya Krallığı, askerî disiplini, merkeziyetçi yönetimi ve güçlü ordusuyla bu dağınık yapı içinde giderek öne çıkmış; Avusturya ile giriştiği mücadeleler sonucunda Alman dünyasında liderliği ele geçirmiştir. 1871’de Alman millî birliğinin sağlanmasıyla birlikte Prusya, kurucu ve belirleyici unsur olarak Alman İmparatorluğu’na dönüşmüş; dolayısıyla Prusya ile Almanya arasındaki ilişki bir kopuştan ziyade tarihsel bir süreklilik şeklinde gelişmiştir. İkinci husus ise “Rusya” kavramıdır. Burada kastedilen Rusya, yalnızca bugünkü Rusya Federasyonu değildir; Çarlık Rusya’sından Sovyetler Birliği’ne ve oradan günümüze uzanan, isim ve rejim değiştirse de güvenlik algısı ve yayılmacı refleksi büyük ölçüde süreklilik gösteren bir jeopolitik mirastır. Osmanlı Devleti ve Alman tarihindeki Rusya algısı da bu uzun süreklilik üzerinden şekillenmiştir.
1713’te tahta çıkan I. Friedrich Wilhelm’in kurduğu disiplinli idarî ve askerî yapı, Prusya’yı kısa sürede Avrupa siyasetinin önemli bir aktörü hâline getirmiştir. 1740’ta II. Friedrich’in tahta çıkmasıyla birlikte, henüz siyasi birliğini tamamlamamış Alman coğrafyasında Prusya Krallığı ile Habsburg Hanedanı’nın temsil ettiği Avusturya Monarşisi arasında açık bir güç mücadelesi başlamıştır. Bu süreçte Prusya ordusu, Silezya istikametinde Avusturya kuvvetlerini mağlup ederek Avrupa güç dengelerinde belirleyici bir konuma yükselmiştir. Aynı dönemde Osmanlı Devleti’nin İran ile savaş hâlinde olması, Osmanlılar ile Prusyalılar arasında doğal bir yakınlaşmayı ve ittifakı kaçınılmaz kılmıştır.
Nitekim II. Friedrich, tahta çıkışından itibaren Osmanlı Devleti’ne elçiler göndermiş ve 1761 yılı mart ayında iki devlet arasında ilk resmî dostluk anlaşması imzalanmıştır. Dikkat çekici olan husus şudur: Yaklaşık iki buçuk asırlık bir zaman dilimi boyunca, iki millet arasında doğrudan bir askerî çatışma yaşanmamıştır. Bu süreklilik, Avrupa diplomasi tarihi açısından istisnai bir durumdur.
19. yüzyılda Kırım Savaşı (1853-1856) sırasında İngiltere ve Fransa’nın değişken ve çıkar odaklı politikaları hatırlandığında, Osmanlı-Alman ilişkilerinin neden görece daha istikrarlı seyrettiği daha iyi anlaşılacaktır. Yüzyılın sonlarına doğru Habsburgların siyasal ağırlığının zayıflamasıyla birlikte artan Slav ve Rus baskısı hem Osmanlı Devleti hem de Almanya için ortak bir güvenlik sorununa dönüşmüştür.
Türkiye’nin Batı ile kurduğu ilişkiler içinde Alman askerî sistemi ve Prusya disiplin anlayışının etkisi özel bir yere sahiptir. Osmanlı Devleti’nin Prusya askerliğinden yararlanma geleneği 18. yüzyılda başlamış; bu etkileşim, II. Dünya Savaşı’nın başlangıcına kadar kesintisiz biçimde sürmüştür. Çok sayıda Türk subayı eğitim amacıyla Almanya’ya gönderilmiş; Alman askerî düşüncesi Osmanlı ve erken Cumhuriyet ordusunun zihinsel altyapısında kalıcı izler bırakmıştır.
1871’de millî birliğini tamamlayan Almanya, İngiltere ve Fransa gibi bir sömürge gücü olma hedefiyle dış politikasını yeniden şekillendirmiştir. 1878 Berlin Antlaşması sonrasında Osmanlı Devleti ile Almanya arasındaki yakınlaşma hız kazanmış; II. Abdülhamit’in talebiyle Alman subaylar Osmanlı ordusunda görev almaya başlamıştır. Bu süreçte Goltz Paşa gibi isimler, Osmanlı askerî reformlarında belirleyici rol oynamıştır.
Balkan Savaşları’nın (1912-1913) ardından Osmanlı ordusunun yaşadığı askerî ve moral çöküntü, Alman askerî heyetlerinin etkisini belirgin biçimde artırmıştır. Alman subaylar, bir yandan ordunun modernleşmesine katkı sağlarken, diğer yandan Osmanlı Devleti’ni yaklaşan büyük savaşta kendi safında tutacak bir nüfuz alanı tesis etmeye yönelmişlerdir. Ancak bu etkinin savaş öncesinde sanıldığı kadar verimli olduğu da söylenemez.
Süreci hızlandıran asıl gelişme, Alman donanmasına ait Goeben ve Breslau zırhlılarının 10 Ağustos 1914’te Çanakkale Boğazı’na sığınması olmuştur. Bu gemilerin Osmanlı tarafından satın alınarak Yavuz ve Midilli adlarıyla filoya katılması, Osmanlı Devleti’nin fiilen savaşın içine çekilmesinde belirleyici rol oynamıştır. Üstelik bu gelişme, İngiltere’nin Osmanlı için inşa edilen Reşadiye ve Sultan Osman zırhlılarına el koyduğu bir döneme denk gelmiş; kamuoyunda Alman yanlısı havayı güçlendirmiştir.
I. Dünya Savaşı (1914-1918) sürecinde Alman komutanların Osmanlı cephelerinde etkin rol üstlenmesi, Almanların cepheyi genişletme arzusu ile Osmanlı Devleti’nin sınırlı insan gücü ve kaynaklarını seferber etme zorunluluğunun kesiştiği bir noktada şekillenmiştir. Osmanlı askerinin Galiçya Cephesi’nde Alman ve Avusturya-Macaristan kuvvetlerine verdiği destek ise bu ilişkinin tek yönlü bir bağımlılık değil; karşılıklı askerî ihtiyaçlar temelinde geliştiğini açıkça göstermiştir.
II. Dünya Savaşı (1939-1945) sonunda Türkiye’nin Almanya’ya savaş ilan etmesi tamamen formalite icabı olmuş ve iki devletin ilişkilerinde bir olumsuzluk yaratmamıştır. Savaş sonrasında Amerika ve Rusya iki süper güç olmak üzere Avrupa’nın güç dengesi köklü biçimde değişmiştir. Almanya ve Türkiye, bu kez Doğu’dan yükselen Sovyet tehdidine karşı aynı güvenlik hattında konumlanmıştır. Türkiye’nin 1952’de, Almanya’nın ise 1955’te NATO’ya katılmasıyla birlikte iki ülke, Rusya karşısında Batı savunma sisteminin vazgeçilmez unsurları hâline gelmiştir. Nasıl ki Türk milleti yüzyıllar boyunca Doğu’dan gelen tehditlere karşı Anadolu’yu bir savunma hattı olarak tutmuşsa, Almanya da Avrupa’da benzer biçimde Doğu’ya karşı bir kale işlevi üstlenmiştir.
Bugün gelinen noktada Türk-Alman ilişkileri yeniden değerlendirilirken tarih bize açık bir uyarıda bulunmaktadır: Bu ilişki hiçbir zaman romantik bir dostluk anlatısı üzerine kurulmamıştır. Güvenlik, demografi ve çıkar sürekliliği belirleyici olmuştur. Göç meselesi, iş gücü dengesi ve Avrupa güvenliği, Türkiye ile Almanya’yı yeniden aynı stratejik zeminde buluşturmaktadır.
Dolayısıyla Türk-Alman ilişkilerini anlamak için “dostluk” kavramına değil, tarihin ürettiği reflekslere bakmak gerekir. Bu refleksler bize şunu göstermektedir:
Tarih, duygulara değil; çıkarların sürekliliğine ve tehdit algılarına kayıt düşer. Devletler de bu tarihsel hafızanın doğal bir uzantısı olarak, her koşulda millî menfaatleri doğrultusunda hareket eder. Bu nedenle devletlerarası ilişkilerde çıkar çatışması bir istisna değil; geçmişte olduğu gibi bugün de var olan ve gelecekte de varlığını sürdürecek olan yapısal bir gerçektir.