?>

Safralanmak ve Safran

Burcu ALİYİ

3 saat önce

“Gīsū-yi reʾs-i terāşīdeden aḥsen görinür Olsa berhem-zededen zülf-i perīşān-ı ümīd”

( Ümidin kederli/karmakarışık saçları dağınıklığa uğramış olsa da ucu kesilmiş saç örgüsünden daha güzel görünür.)

                                                                                   NÂBÎ

Balkan Türklerinde kelimeler yalnızca birer ses öbekleri değildir. Geçen yılların gönle çöküşü, vazgeçiş, bekleme ve acı tatlıyla karışmış bir mayadır. Aynı kelime, bazen bir çiçeğin rengini, bazen insanın yüzündeki solgunluğu, bazen de içe çöken bir kaygıyı anlatır. “Safra” da bu kelamlardan biridir.

Gostivar ve çevresinde “safran- safralanmak” dendi mi, insanın içine çöken o tarif edilmez hüzün anlaşılır. Üzüntü, keder, kaygı… Yüzün sararması, sesin kısılması, içe doğru kapanma hâli. Sanki insanın ruhu bir sonbahar çiçeği gibi rengini kaybetmiştir. Oysa kelimenin köküne doğru eğildiğimizde, toprağı eşelediğimizde bizi bambaşka bir âlem karşılar.

Türk Dil Kurumu sözlüğünde “safran”, süsengiller (Iridaceae) familyasından, sonbaharda mor çiçekler açan, 20–30 santimetre boyunda, soğanlı bir kültür bitkisi olarak geçer. Kurutulmuş tepeciklerinden elde edilen o kıymetli baharat, yemeklere sarı bir renk ve keskin bir koku verir. Mor bir çiçekten sarı bir renk doğar. Tabiatın kendi içindeki bu dönüşümü, belki de kelimenin Balkanlardaki tarihin cilvesinden nasibini almış kesitinin filmini başlatır.

Safra (n) + la – n – mak diye düşündüğümüzde, “n” sesinin yer değiştirmesiyle ortaya çıkan “safralanmak”, sadece dil bilgisel bir kayma değildir. Kuruyup sararan bir bitkiden, sararıp solan bir yüze geçiştir bu. Benzetme, doğadan insana doğru yürür. Çiçek kurur, rengi solar; insan üzülür, benzi atar. Kaygı, insanın yüzüne vurur. Keder, teni soldurur. Safranın sarısı, ruhun sarılığına dönüşür.

Gostivar’da “safralandım” diyen biri, çoğu zaman “içim daraldı, kaygılandım” demek ister. Üzüntü, mideye kadar iner çünkü. İnsanın içiyle dışı Balkan Türkçesinde birbirinden kopuk değildir. Ruh hâli bedene, beden hâli ruha sirayet eder.

Kalkandelen’de ise kelime daha somut bir hâl alır: “Safralanmak” doğrudan mide bulantısını, kusma hâlini anlatır. Burada da bir benzetme vardır aslında. Rahatsızlık, sarı bir tat gibi ağza gelir; insanın içi bulanır. Safranın rengi, bedenin rahatsızlığına mecaz olur. Dil, görünmeyeni görünür kılmak için yine tabiata yaslanır.

Bu küçük kelime bize büyük bir çağı hatırlatır. Balkan Türkçesi, doğayla insan arasında ince bir köprü kurar. Bu köprü Fatih’in köprüsü misâli… Çiçeğin rengiyle insanın hüznü arasında bağ kurabilen bir dil, kelimeyi sadece anlamla değil, duygu ve sezgiyle de yoğurur. “Safra” derken aslında hem sararmayı, hem solmayı, hem iç daralmasını, hem de midenin bulanmasını bir arada söylemiş oluruz.

Belki de bu yüzden Balkanlarda kelimeler kuru değildir. Her biri bir dağın gölgesini, bir sonbahar akşamını, bir yüzün solgunluğunu taşır. Safra da böyledir: Mor bir çiçekten doğup insanın içindeki sarıya yerleşen, hüzünle bedeni aynı cümlede buluşturan hoş bir sâdâ… Bazen hatırlamak, unutmamak insanı safralandırsa dahi, acı da olsa hatırlamanın ve geçmişe vefânın göstergesi olarak ebedîyen var olur.

YAZARIN DİĞER YAZILARI