11 Eylül Sonrası ABD’nin Değişen Güvenlik Anlayışı

11 Eylül Sonrası ABD’nin Değişen Güvenlik Anlayışı
03-04-2026

Bugünden yaklaşık yirmi beş yıl önce Amerika Birleşik Devletleri, tarihinde hiç görmediği bir tehdit ile karşı karşıya kalmıştı. Amerikan ana karasında daha önce hiç yaşanmayan saldırılara maruz kalınmış, tehdidin potansiyeli ve zamanı belirsiz olduğu için kamuoyu korkuya ve paniğe sürüklenmişti. El-Kaide terör örgütü ve örgütün lideri Usame bin Ladin’in üstlendiği saldırılar, Amerika Birleşik Devletleri’nin Soğuk Savaş sonrası düzende tesis ettiği güvenlik anlayışını değiştirmek zorunda bırakmıştı. Küresel düzende, hegemonyasını ilan eden ABD için bir kara leke sayılabilecek saldırılar sonrası Başkan Bush, El-Kaide ve dolayısıyla Afganistan’ı düşman olarak tanımlamış, kesin bir saldırı kararı almıştı. Bu yazıda, El-Kaide’nin saldırıları sonrası ABD’nin yaşadığı içsel dönüşüm ve bu dönüşümlerin sahaya yansımalarını, uluslararası toplumda terörizmin yerini ve terör örgütlerinin yükselişini, uluslararası koalisyonun güvenliğe karşı bakış açılarının değişimlerini ele alacağız.

Anahtar Kavramlar: Amerika Birleşik Devletleri, 11 Eylül 2001, El-Kaide, Usame bin Ladin, Afganistan.

  1. El-Kaide

Afganistan Cihadı ile başlayan süreçte kurulan El-Kaide örgütü, Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgalinden sonraki süreçte, bin Ladin’in popülarite kazanmasıyla takipçi toplamaya başlamıştır. Örgütün ideolojik temeli homojen bir halde değil aksine, oldukça karmaşık bir yapıdadır. Vehhabilik, Müslüman Kardeşlerin kutup yorumları ve Mısır’daki cihatçı ekol, örgütün ideolojik yapısını oluşturmaktadır. (Öztürk, 2019: 167-196)

Silahlı yapısından evvel fikri ve ideolojik yapısının bu kadar karmaşık bir halde olması, örgütün tanımını zorlaştırsa da takipçi ve mensup kazanmasında büyük rol oynamıştır. Örgütün lider kadrosu da Suudlar ile Mısırlılar arasında paylaşılmıştır. Mısır kökenli cihatçı ideolojiler, lider kadrosunu etkilediği kadar, bin Ladin ve örgütün fikri yapısını da oldukça etkilemiştir. Aksiyon yapısını etkileyen ve silahlı eylemlerin yapılması gerektiğini savunan görüş de bu görüşün ta kendisidir. Dolayısıyla hem örgütü hem de örgütün lideri olan bin Ladin’i etkilemesi sonucu, örgüt, bugünkü bildiğimiz halini almıştır. (Öztürk, 2019: 167-196)

El-Kaide isminin ortaya çıkışı ise Ensar Evi teşkilatının dönüşümüyle olmuştur. El-Kaide isminin dönüşümü, bin Ladin’in ölen Arap savaşçılarının ismini kayıt ettiği defterin ismini, el-Kaide el-malumat veya el-Sicil el-Kaide koymasıyla olmuştur. (Öztürk, 2019: 167-196)

Sovyetler Birliği’nin dağılışını, Afgan Cihadına bağlayan bin Ladin, bunu Afgan Cihadı için bir zafer olarak atfetmiş, bu “zafer” sonrası büyük bir özgüven kazanmıştır. Bu özgüven, onu ilerleyen yıllarda cihadı, küresel bir aşamaya geçirecek olan düşünceye itmiştir. Bu düşünce, “Afgan Cihadı, SSCB’yi yıkabiliyorsa, ABD’yi de yıkabilir” düşüncesidir. (Öztürk, 2019: 167-196)

Bu düşünceler silsilesi içerisinde, Suudi Arabistan’ın ABD ile girdiği ikili ilişkilerden duyduğu hoşnutsuzluğu dile getiren örgüt, yayınladığı deklarasyonla izleyeceği yol haritasını göstermiştir. 23 Ağustos 1996 tarihli deklarasyonda, ABD askerlerinin Suud rejiminin verdiği izin ile kutsal topraklarda gezmesi cihat ilanına gerekçe gösterilmiştir. Küresel cihattan önceki yol ayrımındaki bu önemli noktada, asıl hedef Suudi hükümettir. Ancak 1996’da Hobar’daki ABD askeri üssüne gerçekleştirilen saldırıda 19 ABD’li teknisyen hayatını kaybetmiştir. Saldırıları Hizbullah’ın mı El-Kaide’nin mi gerçekleştirdiği ise hep bir soru işareti olarak kalmıştır. (Öztürk, 2019: 167-196)

Yol ayrımından sonraki dönemeçte, 23 Şubat 1998 tarihinde, ikinci deklarasyon yayınlanmıştır. Bu deklarasyonda, “Yahudilere ve Haçlılara Karşı Cihat için Uluslararası İslami Cephe” fikri yayınlanmış, cihadın ana hedefi Suud rejimi olmaktan çıkıp küresel bir özellik kazanmıştır. Gerekçe ise, ABD’ye küresel çapta bir darbe vurulduğu taktirde Orta Doğu’daki etkisini kaybedeceği düşüncesidir. Orta Doğu’da etkisini yitirmiş bir ABD de dolayısıyla Suudi rejimlere destek olamayacak, El-Kaide mutlak bir zafer elde edecektir. (Öztürk, 2019: 167-196)

Deklarasyondan sonra El-Kaide, 1998 yılının Ağustos ayında, Kenya ve Tanzanya’daki ABD büyükelçiliklerine bombalı saldırılarda bulunmuş, saldırılarda 224 kişi hayatını kaybederken 5000 kişi de yaralanmıştır. Saldırılarını hızını kesmeden devam ettiren örgüt, Ekim 2000’de Aden Körfezi’nde Amerikan Savaş gemisine saldırarak 17 deniz askerini öldürmüş, 47 askeri de yaralamıştır. Saldırıların getirdiği ses sonrası ABD, örgütü tehdit olarak algılamaya başlamıştır. (Öztürk, 2019: 167-196)

Nihayetinde tarihler 11 Eylül 2001’i gösterdiğinde, bin Ladin önderliğindeki El-Kaide terör örgütü, kaçırdıkları iki yolcu uçağını Dünya Ticaret Merkezi’ne, bir uçağı ise Pentagon’a çarparak intihar saldırıları gerçekleştirmiştir. (Öztürk, 2019: 167-196)

Saldırılar, ABD ve Dünya kamuoyunda büyük bir yankı uyandırmış, büyük bir paniğe sebep olmuştur. Bin Ladin, saldırılar sonrası, en çok aranan adam olmuş, Başkan Bush, El-Kaide’ye savaş ilan etmiştir. (Öztürk, 2019: 167-196)

  1. Saldırılardan Sonra Değişen Güvenlik Anlayışı

Soğuk Savaş sonrası düzende, Amerika Birleşik Devletleri, tek başına hegemonyasını ilan etmiş, küresel bir güvenlik anlayışı geliştirmeyi amaçlamıştır. Bu doğrultuda, Sovyetler’in dağılmasıyla NATO’nun bir amacının kalmadığı yönünde yapılan eleştirilere NATO’yu genişleterek ve küresel bir güvenlik rolü yükleyerek cevap vermiştir. (Karabulut, 2022: 242-244)

Küreselleşme sürecinin de hız kazanmasıyla NATO’ya yeni ülkeler eklenerek, NATO, CENTO, SEATO ile küresel bir güvenlik ekseni oluşturulmaya çalışılmıştır. ABD, dünyanın güvenliğini tek başına tesis etme görevini ve misyonunu yüklenerek adımlar atmaya başlamıştır. (Karabulut, 2022: 242- 244) 11 Eylül öncesi ve sonrasında yaşanan gelişmeler ise, ABD bünyesinde, büyük bir şok etkisi yaratmıştır. Kendi topraklarında daha önce hiç bu kadar etkili saldırılara şahit olmamış Amerika Birleşik Devletleri, hızlıca reaksiyon göstermeye çalışmıştır. Afganistan’da Taliban yönetimine, bin Ladin’i kendilerine vermeleri gerektiğini söylemiş, Taliban yönetiminden aksi cevap alınca ABD, Taliban ve Afganistan’a savaş ilan etmiştir. ABD, Soğuk Savaş sonrası kazandığı özgüvenini böyle yitirmek istemediğinden, büyük devlet olmanın sorumluluğu ile hareket etmiştir. Başkan Bush’un saldırıları öğrendiği esnada, kreşte küçük çocuklarla etkinlikte olduğu görüntülerde haberi, büyük bir soğukkanlılıkla karşılaması, bu sorumluluğun gereğidir.

12 Eylül tarihli Washington Post’ta yayınlanan bir makalede, durumun ehemmiyeti “gri savaş” olarak tanımlanmıştır. Gri savaş, hedeflerin belirsizliğinin yanı sıra düşmanın potansiyel gücünün de belirsiz olduğu, terör unsurlarını tanımlamak için kullanılan bir kavramdır. Tamamen belirsiz bir durumu ifade etmesi sebebiyle, gerçek bir savaş olup olmadığı da tartışma konusu olan durumlar için kullanılmaktadır. Bush, bu durumun ehemmiyetini başka bir şekilde ifade ederek “Terörizmle Savaş” (War on Terrorism) söylemini kullanmış, Pentagon ise “Uzun Savaş” (Long War) terimi ile ifade etmiştir. (Karabulut, 2022: 259)

11 Eylül öncesi NATO gibi örgütlerin varlığı ile uluslararası arenada güvenliği sağlamanın rahatlığını taşıyan Amerika Birleşik Devletleri, saldırılar sonrası uluslararası güvenliğin girdiği tehlikenin yanı sıra kendi ulusal güvenliğinde de boşluklar oluşması sebebiyle, geleneksel olmayan yeni hibrit tehditlerin yok olması için yeni oluşumlar kurma çabasına girmiştir.

Bu oluşumlara en büyük örneklerden birisi, Haziran 2002’de kurulan, ana amacı ülke sınırlarını muhafaza etmek olan “Anavatan Güvenliği Departmanı” (Department of Homeland Security) kurumudur. Ana amacı sınırları korumakken, görev tanımlaması ise asimetrik tehditlerle mücadele etmektir. Bu bağlamda, asimetrik tehditlerin kapasitesini bir kez daha kendi içerisinde yaşayacağı güvenlik zafiyetiyle ölçmek istemeyen ABD, kurumun 2008 yılı bütçesini 3 milyar dolar olarak belirlemiştir. (Karabulut, 2022: 260)

Birçok insanı da kurum bünyesinde istihdam eden Amerika Birleşik Devletleri, kurum çerçevesinde sınır güvenliğini sağlamayı amaçlamış, istihbarata büyük yatırımlarda bulunmuştur.

ABD Başkanı Bush, terörizme karşı başlattıkları bu yeni süreci, “Terörizme Savaş” olarak ilan etmiş, “Ya bizim yanımızdasınızdır ya da düşmanımızsınızdır.” mottosu ile hareket etmiştir. Dünya kamuoyunun, bu yeni sürece destek vermesini bekleyerek, topyekün bir mücadele olduğunu beyan etmiştir. Bu bağlamda, bütün Dünya terörizm tehlikesini önlemek amacıyla Amerika’nın yanında olduğunu ifade etmeye başlamıştır. Nihayetinde, ABD Afganistan’a girerek Taliban ve El-Kaide’ye karşı büyük bir saldırı başlatmıştır. Saldırılar, Orta Doğu’nun birçok yerinden gelen cihatçı cephe ile karşılanmış, hibrit savaşın en büyük özelliklerinden birisi olan düşmanın belirsizliği ABD’nin yüzüne çarpmıştır. Afganistan dağlarında, uzun süreli gerilla taktiği ile mücadele eden cihatçı müttefikler ve Taliban, ABD’ye Afganistan’da adeta kök söktürmüştür. Bin Ladin’in yerini bulabilmek için büyük bir uğraşa girilmiş, bin Ladin hiçbir seferinde canlı ya da ölü bir şekilde ele geçirilememiştir. ABD, böylesi bir direnişle karşılaştığı için büyük bir şaşkınlığa uğramıştır. Bin Ladin’in öldürülmesi, ancak Barack Obama döneminde yürütülen bir operasyonla gerçekleşmiştir.

Hibrit savaş ve terör unsurlarının El-Kaide önderliğinde yükselişi, ABD’yi güvenlik için daha büyük kaynak ayırmak zorunda bırakmış, güvenlik anlayışında geleneksel taktiklerden vazgeçmesine neden olmuştur. Geleneksel savaş taktiklerinde, bir devlet karşısındaki aktörün büyüklüğü ve potansiyelinin farkında olarak strateji ve taktik belirlemesinde bulunurken, bu yeni karşılaştıkları düşmanların ne büyüklüğü bilinmekte ne de potansiyeli bilinmektedir. Taliban ile olan savaşta gerilla taktiği ile düzgün bir cephe bile açtırmayan El-Kaide örgütü buna en büyük örneklerden birisi olarak gösterilebilir.

  1. Uluslararası Terörizmin Yükselişi

El-Kaide önderliğinde başlayan küresel terörizm tehlikesi, El-Kaide ile sınırlı kalmamıştır. Küreselleşen bir yapıya evrilerek bütün dünyayı etkisi altına alan bu tehlike, devletlerin de aktör olarak daha önce hiç karşılaşmadığı bir tehlike türüdür. Soğuk Savaş’tan önce dünyadaki kutuplaşma sebebiyle etkilerini ve durumlarını bilmediğimiz bu örgütler, Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve blokların dağılmasıyla gün yüzüne çıkmaya başlamışlardır. İdeolojik kökenli olan örgütler olduğu gibi, yalnızca korku ve terör unsurunu ortaya çıkarmayı hedefleyen örgütler de bulunmaktadır. Radikal İslamcı, cihatçı, ırk ve etnik meseleler üzerinden terör güden birçok grup ve örgüt bulunmaktadır. (Temizel, 2011: 311-348)

Asimetrik savaşı yeğleyen bu örgütler, değişen savaş teknolojilerine de ayak uydurmaya çalışmışlardır. İnsansız hava araçları, silahlı insansız hava araçları, drone teknolojileri gibi birçok teknolojik gelişmeyi de yakinen takip eden örgütler, emelleri doğrultusunda her yolu mübah gören bir yapıdadırlar. El-Kaide’nin küresel çapta ses getirişinin, sessiz ve hatta aktif olmayan örgütlerin de uyanmasına neden olduğu düşünülmektedir.

Önce Amerika’da başlayan saldırılar sonrasında bütün dünyaya yayılmış, terörizm tabiri caizse küresel bir yükselişe geçmiştir. Güç dengelerini ve savaş anlayışını kökünden değiştiren bu yükseliş, önce Amerika, sonrasında da bütün Dünya’nın bu tehlikeye karşı harekete geçmesine neden olmuştur. Uluslararası arenada, geleneksel tehditlere verilebilecek cevaplar belli iken, klasik güç anlayışının aksine hareket eden bu unsurlara karşı ne yapılacağı, nasıl önlem alınacağı uzun süre tartışma konusu olmuştur. (Temizel, 2011: 311-348)

Amerika Birleşik Devletleri, terörizmle savaş adı altında Orta Doğu’ya girerek uzun yıllar, Orta Doğu’da askeri varlığını devam ettirmiştir. Suriye İç Savaşı sonrasında ortaya çıkan örgütlere karşı mücadele edebilmek adına uluslararası koalisyon güçleri toplanmış ve Suriye’de uzun yıllar kan durulmamış, birçok ülke Suriye’de askeri varlık sürdürmüştür. Irak’ta da terör devleti ve terörizmle mücadele için Birleşmiş Milletler kararı beklenmeden Amerika, Irak’a girmiş, kanlı adımlar atmıştır.

Terörizmle mücadele adı altında Amerika Birleşik Devletleri’nin, Orta Doğu’da uzun yıllar bitmeyecek savaşlara sebep olması, bir terör unsurunu bitirirken diğer birçok terör unsurunu hortlatması ve rejim değişikliklerine gidecek kadar devletlerin iç meselelerine müdahil olması, terörizmin bugünkü yüzyılda, devletler için ne kadar büyük bir tehdit olduğunu ortaya koymaktadır. Atılan adımlar, terör ve terörizmin ve dolayısıyla terörizmle mücadelenin, gelecekte nasıl olacağı hakkında birçok soru işareti barındırmaktadır.

Sonuç

Amerika Birleşik Devletleri ve Dünya tarihini birçok açıdan değiştiren 11 Eylül Saldırıları, dünyadaki tanımı çoktan yapılmış birçok kavramın da değişmesine neden oldu. Savaş, geleneksel güç ve geleneksel tehditlerin yerini bıraktığı yeni küresel tehditler, uluslararası kamuoyunda büyük panik ve endişeye sebep oldu. El-Kaide ve Usame bin Ladin önderliğinde başlayan terörizm dalgası, yeni birçok örgütün kurulmasıyla devam etti. ABD ve BM’nin müdahaleleri de, yeni güçlere adapte olmaya çalışarak gerçekleşti. Hibrit savaşın varlığı, artık potansiyel bir tehdit olmaktan çıkıp bir savaş gerçeği haline evrildi. Devletlerin de terör örgütlerin, birer aktörmüş gibi değerlendirme dönemi başladı. Bu çerçevede, ABD, uzun yıllar Orta Doğu’da kaldı ve uluslararası koalisyon Orta Doğu’da barış çalışmaları için rejim değişikliklerinde bulunup devletlerin iç işlerine müdahil oldu.

Bugünden baktığımızda, Suriye ve Irak olsun, Lübnan olsun, bütün ülkelerde terör unsuru ve terör örgütleri kol gezmektedir. Devletlerinin otorite merkezleri darmadağın olmuş, başarısız devlet (failed state) haline gelmişlerdir. Topraklar üzerinde yaşayan ve yeni doğan nüfuslar için bir gelecek artık bulunmamaktadır. Dünya kamuoyu, barışı tesis ettiğini savunurken, topraklar üzerindeki nüfusun yaşadığı hayatın durumunu göz ardı etmektedir. Cehaletin ve enflasyonun tavan yaptığı bu ülkelerde, artık herkes bir terör unsuru olarak sayılabilmekte, silaha ulaşım, suya ulaşımdan daha kolay bir haldedir. Terör unsurları ve örgütlerinin geleceği ve bu ülkelerde yaşayan insanların geleceği de birçok soru işaretini merkezinde barındırmaktadır.

Yapılması gereken, geleneksel mücadeleyi askıya alan tüm terör örgütleriyle topyekün mücadele gerçekleştirilmeli fakat mücadelenin gerçekleştirildiği ülkelerde yaşayan insanlar ve kurulacak gelecekler göz ardı edilmemelidir. Barış, yalnızca bir ülke ya da toplum için değil bütün insanlık adına gerçekleşmelidir.

11 Eylül saldırılarının arkasındaki aktörlerden El-Kaide ve Usame bin Ladin’i, 11 Eylül’ün Amerika ve dünya kamuoyunun güvenlik anlayışında yarattığı tahribatı, uluslararası terörizmin günümüzdeki yerini inceledik.

Kaynakça

  • Karabulut, Bilal (2022), Güvenlik, “Küreselleşme Sürecinde Güvenliği Yeniden Düşünmek”. Ankara: Barış Kitap
  • Öztürk, Selim (2019), Küresel Terör Örgütü el-Kaide’nin Gelişimi ve Ön Plana Çıkan Liderleri Bağlamında “Cihad” Anlayışının Geçirdiği Değişimler. Türkiye Ortadoğu Çalışmaları Dergisi, 6(2): 167-196.
  • Temizel, Metehan (2011), Terörizmde Yeni Milad: 11 Eylül 2001. Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu Dergisi, 14(1-2): 311-348.
  • Osama bin Laden. Britannica (2026). https://www.britannica.com/event/September-11-attacks (Erişim Tarihi: 20.01.2026)
SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ?