Güney Amerika kıtası, dünyanın geri kalanına kıyaslandığında, her zaman zenginlikleriyle göz kamaştıran topraklara sahip olmuştur. Keşfedilişinin hemen ardından kıtaya giren İspanyol ve Portekiz postalları, kıtayı uzun yıllar sömürü ve kanla baş başa bırakmıştır. Sömürge tarihinde önemli bir yere sahip olan bu kıta, bağımsızlıklarını ve özgürlüklerini de kanla kazanmıştır. Sahip olduğu petrol rezervi ve daha birçok zenginlikleriyle kıtanın en önemli ülkelerinden birisi olan Venezuela da kıtanın geri kalanıyla aynı kaderi paylaşmaktan kaçamamıştır.
Amerika Birleşik Devletleri’nin beşinci başkanı olan James Monroe’nün ortaya koyduğu Monroe Doktrini çerçevesinde bağımsızlıklarını kazanan Güney Amerika devletleri, günümüzde hala birçok ekonomik ve sosyopolitik problemlerle boğuşmaktadır. James Monroe, Güney Amerika’daki ülkelerin bağımsızlıklarını desteklediğini ve Avrupalı devletlerin Amerika kıtasından uzak durması gerektiğini, Amerika’ya yaklaştıkları taktirde savaş sebebi sayacağını söyleyen politikasında, bir nevi Amerika Birleşik Devletleri’nin içe dönüş politikasını başlatmıştır. Amerika Birleşik Devletleri’nin yalnızlık politikası olarak da geçen bu politika, uzun yıllar dış politikalarında belirleyici olmuştur.
Avrupalı devletleri kıtadan uzak tuttuktan sonra, sömürgelerin bağımsızlıklarının kazanılması desteklenmiş ve gerekli yardımlarda bulunulmuştur. Kıtadaki devletler, bağımsızlıklarını kazansa da sömürgecilikten kalan alışkanlıklar ve kültürleri üstlerinden atamamış, makus talihlerinden kaçamamışlardır.
Sovyetler Birliği’nin Soğuk Savaş dönemindeki Küba adımı, kıtada birçok değişimin başlangıcı olmuştur. Küba’da Fidel Castro ve Che Guevara öncülüğünde sosyalist bir yönetim kuran halk, diktatörü devirmiş ve ABD için bir tehdit oluşturmaya başlamıştır. Bunun üzerine, Sovyetler ve ABD arasındaki çatışma, Küba üzerinden yürütülmüş, Küba Füze Krizi diye bildiğimiz, dünyanın nükleer savaşa en yakın olduğu kriz ortaya çıkmıştır.
Venezuela içinse bu kaderi değiştirmek üzere gelen lider, Hugo Chavez olmuştur. Venezuela’nın zenginliklerini kullanamamasının en büyük sebebinin, emperyalizm ve ülke içerisinde tutarlı bir politika izlenememesi olduğu söylenmiştir. Bunun üzerine 1998 yılında iktidara gelen Chavez, petrol gelirlerini artırmak için petrolün fiyatlarını artırmaya yönelik bir politika izlenmesi gerektiğini savunmuştur. Ülke içerisindeki petrolün ülkenin kendi imkanlarıyla çıkarılması gerektiği savunulmuştur.
Chavez’in izlediği politikaların emperyalizm karşıtı ve Amerika Birleşik Devletleri’nin o güne dek izlediği politikalarla ters düşmesi nedeniyle, Chavez öncülüğündeki Venezuela birçok yaptırım ve ambargoyla karşı karşıya kalmıştır. Chavez, Güney Amerika’daki devletlerin tek bir çatı altında birleşmesi ve emperyalizme karşı tek yürek olmaları gerektiğini savunan bir anlayış izlemiştir.
Chavez’in ölümünün ardından yönetime yardımcısı Nicholas Maduro gelmiştir. 2013 seçimlerini %50’lik bir oranla kazanan Maduro, o tarihten itibaren ülkenin yönetiminde başat unsur haline gelmiştir. Maduro’nun yönetimine, Amerika ve dünyadan demokrasinin askıya alındığına ve dikta rejimi kurulduğuna dair birçok eleştiri yapılmıştır. Özellikle 2024 seçimlerinin şaibeli olduğuna dair iddialar atılmıştır.
Maduro yönetimi altında Venezuela, enflasyonun altında ezilen nüfusun yoğun bir şekilde göç etmesiyle, nüfusun büyük çoğunluğunu kaybetmiştir. Nüfusun gidişi, enflasyon altında ezilen toplumun çöküşünün de başlangıcı olmuştur. Venezuela halkı ve yönetimi arasında hesaplaşılması gereken bu durum, dış devletlerin ve özellikle Amerika’nın ilgisini çekmiştir. Amerika Birleşik Devletleri ve Trump, 2025 Ulusal Güvenlik Bildirgesi’nde ilan edildiği üzere, yeni bir Monroe Doktrini izlemeye ve Latin Amerika devletlerine odaklanmak istediklerini açıklamıştır.
Venezuela’nın ve Güney Amerika’nın makus talihini değiştirmek üzere gelen bu iki yöneticiden de hoşnut kalmayan ABD, önce söylemleriyle tansiyonun dozunu artırmıştır. Maduro’nun Venezuela’yı bir narko-devlete dönüştürdüğünü ve terör unsurları barındırdığı iddiaları ortaya atılmıştır. Demokrasinin bu alanda yetersiz kaldığını ve dış müdahale gerektiğini savunan Trump, halkın iradesi ve devletin egemenliğini hiçe sayarak 3 Ocak 2026 tarihinde Venezuela üzerine operasyon düzenleyerek Maduro ve eşini kaçırmış ve tutuklamıştır.
“Tarihi bir zafer” kazandığını iddia eden Trump, Venezuela’nın özgür olduğunu ve petrolünün de Amerikan şirketleri aracılığıyla çıkarılacağını açıklamıştır. Verdiği gaflar ve demeçlerle asıl amacını gizlemekten utanmayan Trump, olayın demokrasi ya da başka sebepler olmadığını, tamamen petrol odaklı olduğunu da bu şekilde belli etmiştir.
Uluslararası hukuk ya da Birleşmiş Milletler’in ortaya koyduğu tüm hukuksal altyapı ve devletlerin egemenliği ilkesi bir kez daha, dünyanın gözü önünde hiçe sayılmıştır. Geçen üç aylık süre içerisinde, Venezuela için hiçbir şey değişmemiş, Maduro ise kaderini değiştiremediği ülkesinden uzakta, bir hapishanede yargılanmayı beklemektedir. Emperyalizm yine kirli oyunlarıyla bir ülkenin bağımsızlığını ve egemenliğini yok saymış, aç gözlülüğü ile bir halkı uçuruma sürüklemiştir.
Kaynakça
- KAYA, Emrah, (2014), Hugo Chavez’in Petrol Politikası ve ABD. Süleyman Demirel Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, 2014(31): 193-208.
