Arap coğrafyası ve dolayısıyla Ortadoğu, tarihin başladığı yer olarak kabul edilse de kendi tarihlerinin ve dolayısıyla insanlık tarihinin başlangıcından beri, bu coğrafyada kan hep baki olmuş, insan hakları hep ikinci plana atılmıştır.
Tarih ve din anlatılarında geçen ilk cinayetin de burada işlendiği göz önünde bulundurulduğunda, insanlık tarihinin tüm vahşeti burada başlamış ve günümüzde hala durmamaktadır, durdurulması yönünde de bir adım atılmamaktadır.
Modern insanlık tarihinde de antik tarihte olduğu gibi, Ortadoğu doğal kaynaklarının sağladığı cazibe üzerine diğer devletlerin ilgisinin üzerinde olduğu bir coğrafya olmuştur. Bu ilgi de doğal olarak barışçıl şekilde olmak yerine, sömürü ve emperyal altyapılarla süslenmiş, baskıcı bir şekilde gelişmiştir. Yaratılan baskı rejimi, coğrafyayı kukla rejimlerle yönetmektense direkt iç karışıklıklara mahkum edip toprakları çiçek bile yetişemeyecek kadar sömürmeye yönelik olmuştur. Otoriter ve düzeni sağlayabilecek bir rejimin kurulamaması da iç karışıklıkları alevlendirmiş bütün coğrafyada hız kesmeyen, bulaşıcı bir iç savaş pandemisi başlamıştır.
Libya’da Kaddafi rejiminin halkı için yarattığı refahın yanında, diktatörlüğü Batı tarafından eleştirilmiş, rejimi baskıcılığı gerekçe gösterilerek yıkılmıştır. Irak’ta da Saddam yönetiminin Irak halkı için yarattığı refahın ve altyapı hizmetlerinin boyutu görmezden gelinerek yine Batı’nın hoşuna gitmeyecek bir karakterin başta olması, Saddam’ın yıkılması için bahane olmuştur. Düzeni sağlayan liderlerin Batı’nın tasvip etmediği şekilde politikalar izlemesi de müdahalelere sebep olmuş, ABD’nin Irak müdahalesinde olduğu gibi Ortadoğu kan gölüne dönmüştür.
Arap Baharı diye adlandırılan süreç de böylesi bir kışın ortasında başlamış ve Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya uzanan bütün coğrafyada etkisini göstermiş bir halk ayaklanmasıdır. 2010 yılında, baskıcı ve kanlı rejimlere daha fazla tahammül gösteremeyen Muhammed Bouzazizi isimli Tunuslu üniversite mezunu işsiz bir gencin kendini yakarak tepki göstermesiyle başlayan olaylar önce Tunus’ta, sonrasında Mısır, Libya ve Yemen’de patlak vererek yönetimlerin değişmesine kadar ilerlemiştir. Suriye’de olaylar, Esad rejiminin kanlı bastırmaları sonucu önlense de 13 yıl kadar sürecek bir iç savaşın fitilini ateşlemiştir.
Uzun yıllar boyunca, her türden monark ve şiddet tekelini elinde bulunduran emperyal, sömürgeciler tarafından, her anlamda sömürülen, Batı’nın demokrasisinden ve eğitiminden açık ara uzak kalan Ortadoğu, cehaletin kendisini pençesine almasına izin vermiş, Batılı emperyallerin tam da istediği şekilde, uzun yıllar boyunca birleşmemiş ve kutuplaşmıştır. Çoğunluğa göre bir nebze eğitimli kalan genç kesim de Muhammed Bouzazizi de olduğu gibi, demokrasi ve özgürlük çığlıklarını bir şekilde atmayı başarmıştır.
Mevcut rejimlerin ve baskının kendilerine cehalet ve acıdan başka bir şey getirmediğini öne süren Arap Baharı hareketi, Ortadoğu coğrafyasında halkın kendisinin söz sahibi olması gerektiğini ve bu coğrafyaya ve bu kültüre ait olmayan hiçbir iradenin ön planda olmaması gerektiğini vurgulamıştır.
Olayların arkasından yaşanan en trajik ve tabiri caizse rezil olay ise, Batılı güçlerin Ortadoğu’da kendi emellerince at koşturup istediklerini yapıp rejimleri değiştirdikten sonra, tabandan gelen demokrasi ve barış çığlıklarına olumlu bakıp böylesi bir gelişmenin Ortadoğu için çok büyük bir ilerleme öne süreceğini iddia etmeleridir. Onca yıl sömürdükleri topraklarda, bir ot bile yetişmesine izin vermeyen Batılı güçler, günün sonunda çıkar sona erdiğinde, yaşanan vahşetin boyutunu önemsemeden yeni bir sayfa açmayı arsızca isteyebilmektedirler.
Ortadoğu coğrafyasının bugün hala barış ve demokrasiye kavuşamamasının en büyük sebebi, Batı’nın coğrafya üzerinde yarattığı kutuplaşmadır. Cehaletin ve düşmanlığın en keskin biçimde yaşandığı bu coğrafya, kendisini geliştirememiş, Batı’ya karşı argüman üretebilecek kapasiteyi yaratmamıştır. Tarihi düşünüldüğünde de bu kapasitenin ve potansiyelin üzerine çıktığı günler de yaşanmıştır.
Eleştiri mahiyetinde, Batı’nın yarattığı kaosu durdurabilecek kadar gelişip karşılarına Batı’nın ciddiye alacağı şekilde çıkılması gerekliydi fakat ne coğrafya bunu başarabildi ne de Batı böylesine bir gelişmeyi destekledi.
Günümüze gelindiğinde, İsrail ve Filistin meselesinde olduğu gibi, uluslararası hukuk Ortadoğu için bir kez daha görmezden gelinip askıya alınmakta. Suriye’de biten iç savaşın ardından geçiş hükümeti iddia ettiği anayasal süreci geçen 2 yılda hala tamamlamamakta. Ve geçtiğimiz günlerde Amerika Birleşik Devletleri Suriye Temsilcisi ve Ankara Büyükelçisi olan Tom Barrack’ın Ortadoğu coğrafyasında demokrasilerin başarısız olduğunu, yalnızca meşruti ve merhametli monarşilerin hayatta kalabileceğini iddia ettiği konuşması da Batı’nın Arap Baharı’nda iddia ettiği gibi demokrasi savunucusu olup olmadığı sorusuna açıkça yanıt vermektedir.
Arap Baharı, yüzyıllar boyunca ezilen halkların, en temel insani ihtiyaçlara ulaşmak için attığı çığlığın tezahürüdür. Çığlıklar, Ortadoğu coğrafyasında bazı değişimlerin kısa vadede yaşanmasına vesile olsa da çorak arazilerde yankılanıp kaynağına geri dönmüş durumda.
Bölge halkları, kendisine yaşam alanı açabilecek kadar söz sahibi olmalı ve yaşam alanında kendisini geliştirmeli. Yaşanan acıların tazminatı ya da karşılığı alınamasa da bölgeye yapılabilecek en iyi yardım, kanın durdurulmasıdır. İnsan ilişkilerinde olduğu gibi, uluslararası ilişkilerde de insanı, kendisinden iyi düşünecek kimse yoktur. Ortadoğu demokrasi hayalini, kaybettiklerinin yerine kalıcı şeyler koyarak başarabilir ve başarmalıdır.
