Birinci Dünya Savaşı sona erdiğinde, dünya üzerinde yaratılan tahribatın giderilmesi için, Wilson’un ortaya attığı idealizmin önderliğinde Milletler Cemiyeti ismi verilen bir cemiyet kurularak küresel barışın sağlanması amaçlanmıştı. Fakat idealizm ve Milletler Cemiyeti, yaratılan travmalar ve açılan yaraları iyileştirememiş, sonucunda da İkinci Dünya Savaşı’nda daha büyük yaraların açılmasına neden olmuştu.
İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle, Milletler Cemiyeti’nin revize edilmiş hali Birleşmiş Milletler olarak dünya sahnesine çıkmış ve bu defa İkinci Dünya Savaşı’nın yaralarını sarmak için harekete geçmişti. İlk kurulduğu yıllarda, kurumsallığı ve otoritesini sağlam bir şekilde kuran Birleşmiş Milletler, bölgesel kaosun küresel bir kriz yaratmaması adına birçok kez önemli adımlar atmış, başarılı temaslar kurmuştu.
Sömürgelerin dağılımı sürecinde de Birleşmiş Milletler, meşruiyetini ve otoritesini zayıflayan imparatorluklara kabul ettirerek Dünya’daki sömürge imparatorluklarının dağılmasına ve birçok sömürge devletin bağımsızlığını kazanmasını sağlamıştı. Fakat imparatorlukların halihazırda zayıflamış olması, Birleşmiş Milletler’in bu olaya etki etmesinden çok doğal olarak geliştiğine dair birçok iddiayı ortaya çıkartmıştı.
Kuruluşu itibariyle Milletler Cemiyeti’nin idealist ideolojisini bünyesinde taşıyan Birleşmiş Milletler, İkinci Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş süresi boyunca uluslararası kamuoyunun içerisine girdiği küresel buhran nedeniyle toplumların gözünde meşruiyetini oldukça hızlı kaybetmişti.
Eleştirilerin de hız kesmeden, büyük devletlerin veto yetkisi üzerine gelmesiyle, Birleşmiş Milletler’in sömürge imparatorlukları ve devletlerinin oyun alanı olduğuna dair söylemler güçlenmiş, Birleşmiş Milletler yükselişinin hızıyla eşdeğer olabilecek bir hızla, otoritesini kaybetmişti.
Devletlerin gelen eleştiriler üzerine, Birleşmiş Milletler’e olan inancının zayıflaması ile adımlarını daha bağımsız atmaya başlaması, çöküş sürecinin bir diğer etkenlerinden biri olmuştu.
21.yüzyıla kadar başarıları ve başarısızlıklarıyla yine de Birleşmiş Milletler olarak, toplumların gözünde bir noktada duran örgüt, 21.yüzyılın başlaması ile bu konumunu da kaybetmiş oldu.
Amerika Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu politikalarında herhangi bir yaptırım uygulayamaması 21.yüzyılın en büyük sükse yapan olaylarından birisi olarak Birleşmiş Milletler’in tarihine kara leke olarak geçmişti. Sonrasında çıkan hiçbir krizde, devletlere sözünü geçiremeyen örgüt, adeta görünmez olmuş, devletler tarafından yok sayılmıştı.
Gazze konusunda, 21.yüzyılın en büyük soykırım suçunu işleyen İsrail’in Birleşmiş Milletler’in bölgedeki güçlerine dahi saldırmasına herhangi bir yaptırım kararı alamayıp üstüne birçok kez İsrail’i haklı bulan Birleşmiş Milletler, tabutuna son çivisini de kendi elleriyle çakmış ve kendini tarihin tozlu sayfalarına göndermeye hazırlanmıştır.
Sonuç olarak, Birleşmiş Milletler’in meşruiyet kaybı, üye devletler üzerindeki etkisinin zayıflaması ve bunun yarattığı krizlerin örgüte olan güveni sarsmasından kaynaklanmaktadır.
Günümüzde yeniden revizyonist politikalar ile uluslararası güvenliği tehlikeye atan birçok devletin bulunduğu siyaset sahnesinde Birleşmiş Milletler’e tarihinin başında olduğu gibi, bugün de çok iş düşmektedir fakat Birleşmiş Milletler yaşadığı meşruiyet kaybı ve işlevsizlik ile değişen dünyaya hiçbir şekilde ayak uyduramamaktadır.
Dünya ve devletler dönüşüp değişirken Birleşmiş Milletler’in de yerinde saymayıp en azından revize edici politikalar izlemesi elzemdir. Aksi taktirde, Milletler Cemiyeti’nin kaderinden kaçamayıp uluslararası güvenlikte açılan gedikleri onaramayacaktır.
