Ana içeriğe geç

eura24.com - Avrupa'dan haberler ve köşe yazıları. Tarafsız, güçlü, dinamik: yazarlarımızdan en güncel yazılar, Almanya ve Avrupa gündemi, Türk dünyası, kültür, sanat ve yaşam.

Taha ÜNALMIŞ
Taha ÜNALMIŞKöşe Yazarı

Atatürk’ten Menderes’e: Türkiye Batı’ya Neden Yakınlaştı?

Türkiye Cumhuriyeti, çok partili döneme geçmeden önceki kuruluş yıllarında; devletin kurucu erkanının gerçekleştirdiği devrimlerin halka yayılması ve…

Atatürk’ten Menderes’e: Türkiye Batı’ya Neden Yakınlaştı?

Türkiye Cumhuriyeti, çok partili döneme geçmeden önceki kuruluş yıllarında; devletin kurucu erkanının gerçekleştirdiği devrimlerin halka yayılması ve inkılapların benimsenmesi için oldukça çaba sarf etmiştir. Otokratik bir yönetime dönüşmek istenmediği ve ödenen bedellerin, çıkılan yolun tamamen demokratik bir cumhuriyet hayali için olması; devrimlerin halk nezdinde tam olarak anlaşılamadan demokrasiye geçilmesine neden olmuştur. Demokrasi ve cumhuriyet kavramları, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bizzat Türkçeleştirdiği birçok kavram ve politika; tam olarak anlaşılamadan çok partili hayat ve demokrasi uygulanmaya başlanmıştır. Dünyada ve özellikle Avrupa’da yükselişe geçen totaliter ve faşist rejimlerin arasında Türkiye Cumhuriyeti Batı’ya, o yönde bir izlenim bırakmak istememiş; çok partili hayata geçişte bu gelişmenin de etkisi olmuştur. 

Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve devrimci kadro, Milli Mücadele ve Kurtuluş Savaşı yıllarında Batı’nın kurduğu sistemin içinde Batı’ya karşı mücadele ederken; sistemle savaşı yine sistemin içinde vermeli, anlayışı ile Batıcı reformlar izlemiştir. Dünyanın bütün gelişmelerinin Batı’da olduğu ve Avrupa’nın dünyanın merkezi sayıldığı o yıllarda; modern ve çağdaş bir devlet kurmanın tek yolu, Batı’daki sistemi Anadolu için revize etmekten geçiyordu. Batı’nın savaş yıllarında bütün hilekarlığı ve yeni kurulmuş olan cumhuriyete karşı tutumu; Lozan’da ve Misak-ı Milli’nin hayata geçirilmesini engellemeye çalışmasındaki davranışları; kurucu kadronun halihazırda ılımlı olmaya çalışan tavırlarını değiştirmiştir. Kadro, tabandan olmayan ve üst kadrodan halka yayılacak bir devrim için Batı’nın politikaları alınsa dahi özellikleri alınmamalı, anlayışı ile hareket etmiş; bütün o yıllarda baskılara rağmen demokrasinin yerleşmesi için çaba göstermiştir. Nihayetinde savaşın ayak sesleri ve yükselen rejimlerin aykırılığı, muhalefetteki seslerin de çoğalmasına; çok partili hayata geçilmesine neden olmuştur. Kurulan yeni sistem, elde edilen bulgular neticesinde; çok parti içinde evrimleşecek ama yine de demokrasi sosyolojik olarak halka yerleşecekti. 

Demokrat Parti’nin dış politikasına geçmeden önce, kuruluş döneminin dış politikasını analiz düzeyinden çıkartarak nasıl bir zemine oturtulduğunu anlatmamız gerekir. Kurucu kadro, Batı’nın iyi yönlerini alırken Batı ile diplomatik mesafesini de koyarak ilerlemiştir. Sovyetler Birliği’nin yeni kuruluşu ile Batı ve Sovyetler arasındaki uçurumun yeni yeni derinleşmeye başladığı yıllarda; Türkiye hem Batı hem de Sovyetler arasındaki ilişki dengesini kurmaya çalışmıştır. Modern reformist yönleriyle Batı ile ilişkilerini geliştirirken Sovyetler ile mesafeli kalmış fakat kendini de Batı ya da Doğu olarak konumlandırmamıştır. Ülkenin jeopolitik krizlere açık olması ve krizlerin de en olası olduğu, kutuplaşmaların başladığı bu yıllarda; gerek Kurtuluş Savaşı yıllarında gerekse kuruluş döneminde böylesine bir diplomatik başarı ile manevra yapabilmek, kurucu kadronun en büyük başarıları arasındadır. Demokrat Parti iktidarından önce; Batı ile kurulan temaslar doğrultusunda; halefi kadar olmasa da Batı ile yine yakın ilişki kurulmuştur. Lakin bu kurulan ilişki; başından beri planlanan denge politikasını bozacak şekilde olmamıştır.

Demokrat Parti’nin iktidara gelmesinin ardından, önceki dış politikadan vazgeçilmiştir. Menderes, yeni bir dış politika izlenmesi gerektiğine karar kılarak İkinci Dünya Savaşı sonrası Sovyetlerin büyüyen gücüne rağmen güvenlik endişesini bahane göstererek kutuplaşmaya taraf olunması gerektiğini savunmuştur. Neticesinde de kurulduğu andan itibaren NATO’ya başvuru yapılmış, Bağdat Paktı üyeliği ile İsrail’e karşı Mısır ve Abdülnasır başta olmak üzere birçok Arap ülkesinin tepkisi çekilmiştir. Ekonomide yerel üreticinin kalkınması yerine ABD başta olmak üzere diğer güçlerden yardım alarak kalkınma planı yapılmıştır. NATO’ya katılmanın fırsatı olarak görülen Kore Savaşı’na asker gönderilerek büyük bir askeri başarı sergilenmiş; NATO’ya Yunanistan ile birlikte katılım sağlanmıştır.

NATO’ya katılım ile tamamen bir yere taraf olduğunu belli eden Türkiye Cumhuriyeti, Sovyetler Birliği ile öncesinde kurulan bütün diplomatik temasları çöpe atmıştır. ABD’nin kendisini her an kollayacağını düşünerek Ortadoğu’da İngiltere destekli Bağdat Paktı’na da üye olarak; İsrail karşıtı Arap milliyetçiliğinin de nefretini kazanmıştır. ABD’den ve Batı’dan alınan krediler doğrultusunda, 50’lerin sonunda döviz ve ödeme dengesi zedelenmiş; Türkiye’nin ithalat-ihracat dengesi de sallanmıştır. 

1950’lerin ikinci yarısında; Kıbrıs Meselesi’nin gün yüzüne çıkması ve Türkiye’nin izlediği politikaların Batı tarafından istenmemesi ve hatta yardıma dahi karşı çıkılması üzerine Menderes hükümeti, NATO ile kurulan ilişkilerin de daima güvenlik sağlayamayacağını zor yoldan öğrenmiştir. Kıbrıs politikaları ile Batı’yla olan ilişkileri sekteye uğratarak o dönemin sonlarına doğru; güvenlik uğruna ilişkilerini zedelediği Sovyetlere güvenlik ve ticari ilişkiler ile yakınlaşılmıştır. 

Özetle, Demokrat Parti ve Menderes; güvenlik endişeleri söylemiyle Türkiye Cumhuriyeti’nin yıllarca kurduğu dış politika geleneğini, ki bu denge Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde başlamıştır, hiç uğruna; sonrasında ilişkileri daha da karmaşık ve zor hale getirerek bozmuştur. Bugünden bakıldığında, Batı yahut Doğu mu iyi diye bakmaktansa; bu işe rasyonel ve pragmatist bakmak devlet yönetimi için en doğrusu olacaktır. İdeolojik kökenleri bir kenara bırakarak bakıldığında, ancak öyle anlaşılacaktır. Menderes hükümeti, Türkiye’nin Batı ile uzun yıllar boyu kuracağı bir ilişkinin temellerini atmış olsa da Kıbrıs Meselesi gibi birçok sorunun karşılığında Batı’nın kendisi için caydırıcılık yaratmasına neden olmuştur. Dış politikada bir denge politikası geleneğini de bozarak; sonrasındaki hükümetler için selefin yarattığı bir geleneğin olmaması; kurumlar için zorlayıcı olmuştur. 

Bugünden bakıldığında; Türkiye, Batı ve Rusya arasında yine bir denge politikası izlerken; Ortadoğu politikaları konusunda Menderes’in Bağdat Paktı’nda yaptığından farklı bir şey yapmamaktadır. Mekke Paktı’na katılımı ile İran’la karşı karşıya gelebileceği durumlarda; İsrail’in Ortadoğu’da elde edeceği alanın genişliğini bilmelidir. Batı-Doğu arasında kurduğu denge politikasını yalnızca orada bırakmamalı, Mekke Paktı’nın kendisi için yaratacağı tehditleri ve tehlikeleri öngörebilmelidir. 

Her zaman söylediğimiz gibi; Ne Mutlu Türk’üm diyene!

Okur görüşleri
0 yorum
Yorum yaz
Yorumlar yayın ilkelerine göre incelenir.
Yorumları göster0 yorum
Henüz yorum yapılmamış. İlk Yorumu Siz Yapın