Ana içeriğe geç

eura24.com - Avrupa'dan haberler ve köşe yazıları. Tarafsız, güçlü, dinamik: yazarlarımızdan en güncel yazılar, Almanya ve Avrupa gündemi, Türk dünyası, kültür, sanat ve yaşam.

Kevser KARAARSLAN
Kevser KARAARSLANKöşe Yazarı

Acı Bazen Bize İyilik Yapıyordur

Acı bir insana nasıl iyilik yapabilir?

Acı Bazen Bize İyilik Yapıyordur

Acı bir insana nasıl iyilik yapabilir?

Hiç düşündünüz mü, acı dediğimiz şey aslında ne kadar ilginçtir? Kimse acı çekmek istemez. Başımız ağrıdığında, bir yerimiz incindiğinde ya da içimizde bir şeyler kırıldığında bir an önce geçsin isteriz. Hatta bazen acıyı hissetmemek için elimizden geleni yaparız. Oysa acı, her ne kadar hoşumuza gitmese de bizi korumak için vardır.

Acı, istenmeyen bir durum olsa da en önemli uyarıcı reflekslerden biridir. Vücudumuzda yolunda gitmeyen bir şeyi acı sayesinde fark eder, çoğu zaman daha büyük bir zarar görmeden önlem alırız. Elimizi sıcak bir şeye değdirdiğimizde hemen geri çekeriz. Ayağımıza bir şey battığında durup bakarız. Bir yerimiz sürekli ağrıyorsa sonunda doktora gitmeyi düşünürüz. Çünkü biliriz ki artık orada bir şeyler yolunda gitmiyordur.

Peki, hiç acı hissetmeseydik ne olurdu?

Elimizi yakan ateşten çekmez, ayağımıza batan şeyi fark etmez, vücudumuzdaki bir sorunu belki de çok geç olana kadar anlayamazdık. Yani bizi rahatsız eden o his, aslında çoğu zaman bize iyilik yapıyordur. Sorunu ortadan kaldırmasa bile en azından varlığından haberdar olmamızı sağlıyordur.

Şimdi gelin, aynı şeyi biraz da hayatımız üzerinden düşünelim.

Bedenimiz gibi ruhumuzun da bir dili var. Bazen bu dilin adı kırgınlık, bazen özlem, bazen hayal kırıklığı, bazen de tarifsiz bir huzursuzluk oluyor. Bir ayrılık yaşıyoruz, sevdiğimiz birinden beklemediğimiz bir davranış görüyoruz, emek verdiğimiz bir işte karşılığını alamıyoruz ya da uzun zamandır içimize attığımız şeyler artık içimize sığmıyor.

Canımız yanıyor.

İlk tepkimiz ne oluyor peki? Çoğu zaman bu acının bir an önce geçmesini istiyoruz. Kendimizi oyalıyoruz, konuyu kapatıyoruz, unutmaya çalışıyoruz. Bazen de kendi kendimize, “Boş ver, geçer,” diyoruz.

Elbette bazı acılar zamanla hafifler. Her üzüntünün peşine düşmek, her kırgınlığı çözümlemek ya da yaşadığımız her duygunun nedenini bulmak zorunda değiliz. Ama bazı acılar vardır ki geçmek yerine kendini tekrar tekrar hatırlatır. Aynı olayın içinde yeniden buluruz kendimizi. Farklı insanlarla benzer sorunlar yaşar, farklı zamanlarda aynı yerimizden kırılırız.

“Bizim canımızı gerçekten yakan şey ne peki?”

Bazen bizi asıl üzen şey, yaşadığımız olayın kendisi olmayabilir, o olayın bize hatırlattığı bir şey, ya da bizim için çok değerli olan birinden geliyor olmasıdır. Terk edilmekten korktuğumuz için bir ilişkide kendimizden vazgeçiyor olabiliriz. Sevilmek uğruna sınırlarımızı koruyamıyor olabiliriz. Herkesi memnun etmeye çalışırken kendi ihtiyaçlarımızı en sona bırakıyor olabiliriz ya da sırf yıllardır alıştığımız için artık bize iyi gelmeyen bir hayatın içinde kalıyor olabiliriz. Acı, işte bütün bunları fark etmemiz için aralanan bir kapı olabilir.

Tabii acıyı hissetmek tek başına çözüm değildir. Nasıl ki dişimizin ağrıması çürüğü iyileştirmiyorsa, üzülmek de hayatımızdaki sorunu kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Ama bizi bir şey yapmaya çağırır. Bir konuşma yapmaya, bir karar almaya, yardım istemeye, bir sınır çizmeye ya da artık vazgeçmemiz gereken bir şeyi bırakmaya…

Yeter ki o çağrıyı sürekli ertelemeyelim.

Size -sonraları sosyal medyada çok kaşılaştığınız bir cümleye dönüşen- küçük bir hikâye hatırlatayım:

Bir gün bir adam, kalabalık bir istasyonda aceleyle trene biniyor. Gideceği yere yetişmek için öyle telaşlı ki ne trenin üzerindeki yazıyı okuyor ne de anonsu dinliyor. Kapılar kapanıyor, tren hareket ediyor. Adam bir süre sonra camdan dışarı bakıp manzaranın beklediğinden farklı olduğunu fark ediyor.

Yanındaki yolcuya soruyor:

“Affedersiniz, bu tren şehir merkezine gidiyor, değil mi?”

Yolcu gülümseyerek cevap veriyor:

“Hayır, tam tersine. Şehir merkezinden uzaklaşıyoruz.”

Adamın yüzü düşüyor. Bir an ne yapacağını bilemiyor. Sonra kendi kendine söylenmeye başlıyor:

“Eyvah! Şimdi indim indim, inmedim… Bir sonraki istasyonda inerim artık.”

Derken bir sonraki istasyon geliyor. Kapılar açılıyor ama adam oturduğu yerden kalkmıyor. Çünkü hava soğuk, istasyon yabancı, beklemek can sıkıcı. “Bir durak daha gideyim, belki oradan dönmek daha kolay olur,” diye düşünüyor.

Bir durak daha, sonra bir durak daha…

Bir süre sonra yanlış trene bindiğini unutacak kadar yolculuğa alışıyor. Hatta kendi kendine, “Madem buraya kadar geldim, biraz daha gideyim,” demeye başlıyor. Oysa tren hala yanlış yöne gidiyor.

Hayatımızda da bazen tam olarak böyle yapmıyor muyuz? İlk başta bir şeylerin yanlış olduğunu hissediyoruz. İçimizden bir ses, “Burada bir sorun var,” diyor. Bir ilişki bizi yoruyor, bir iş bizi tüketiyor, bir alışkanlık bize zarar veriyor. Ama düzenimizi bozmak istemiyoruz. Yeniden başlamak gözümüzde büyüyor. Vereceğimiz kararın sonuçlarından korkuyoruz.

Sonra biraz daha bekliyoruz.

Biraz daha sabrediyoruz.

Biraz daha alışıyoruz.

Derken bir bakıyoruz, başlangıçta yalnızca bir duraklık yanlışlık sandığımız şeyin içinde aylar, hatta yıllar geçirmişiz.

Elbette her yanlış yola girdiğimizde hemen inmek mümkün olmayabilir. Bazen sorumluluklarımız vardır, bazen koşullarımız elvermez, bazen de doğru kararı verebilmek için zamana ve desteğe ihtiyacımız olur. Önemli olan her şeyi bir anda değiştirmek değil; yanlış yönde gittiğimizi fark ettiğimizde bunu kendimizden saklamamak.

İnsan bazen yanlış yerde olduğunu bildiği halde orada kalmaya devam eder. Bilmediği bir yola çıkmaktansa bildiği yerde mutsuz olmayı daha güvenli bulur. Alışkanlıklar, korkular, umutlar ve “Belki düzelir,” düşüncesi onu bulunduğu yere bağlar. Oysa bir yerde uzun süre kalmış olmak, oranın bize iyi geldiği anlamına gelmez. Üstelik görmezden geldiğimiz sorunlar her zaman sessizce ortadan kaybolmaz. Bazen birikir, başka sorunların içine karışır ve zamanla çözülmesi çok daha güç bir hal alır. Küçük bir kırgınlık konuşulmadıkça büyük bir öfkeye, söylenmeyen bir ihtiyaç zamanla uzaklaşmaya, sürekli ertelenen bir karar ise içinden çıkamadığımız bir düğüme dönüşebilir.

Bazen de o kadar uzun süre idare ederiz ki neyin bizi yorduğunu bile unuturuz. Mutsuzluğumuzu hayatın olağan bir parçası sanmaya başlarız. Sürekli gergin olmayı, kendimizi değersiz hissetmeyi ya da bir şeylere yetişmeye çalışırken tükenmeyi normal kabul ederiz. İşte bu yüzden, canımız yandığında kendimize kızmak yerine biraz kulak vermeyi öğrenmeliyiz.

“Yine mi aynı şeyi yaşıyorum?” diye kendimizi suçlamak yerine, “Bu yaşadığım bana ne anlatıyor?” diye sorabiliriz.

Belki birinden beklentimizi açıkça ifade etmemiz, belki artık taşıyamadığımız bir yükü paylaşmamız gerekiyordur. Belki bir ilişkiyi kurtarmak için karşılıklı çaba göstermemiz, belki de kendimizi korumak için mesafe koymamız gerekiyordur. Bazen bir dostla konuşmak yeterlidir; bazen ise bir uzmandan destek almak. Çözüm kapısını aralamayı bazen tek başımıza yapmamız gerekmiyordur.

Her acının cevabı aynı değildir. Ama acımızın bize ne anlatmaya çalıştığını merak etmek, çoğu zaman iyi bir başlangıçtır.

Bir de şunu unutmayalım: Acı çekiyor olmamız, mutlaka yanlış bir şey yaptığımız anlamına gelmez. Bazen doğru bir kararın ardından da üzülürüz. Bazen bitmesi gereken bir ilişkinin ardından özleriz. Bazen bizi koruyan bir sınır koyduğumuz halde kendimizi suçlu hissederiz. İyileşmek her zaman rahat hissetmek demek değildir. Bazı doğru adımlar da can yakar.

Önemli olan, acıyı hayatımızın tek gerçeği haline getirmemek; ama ondan kaçarken bize anlatmaya çalıştığı şeyi de kaybetmemektir. Tıpkı bedenimizde olduğu gibi ruhumuzda da bir şeyler yolunda gitmediğinde bunu fark etmek, kendimize gösterebileceğimiz en büyük özenlerden biridir.

Yanlış trene bindiğimizi fark ettiğimizde kendimize kızmak zorunda değiliz. Hepimiz bazen aceleyle yanlış kararlar verebilir, bir şeyleri geç fark edebiliriz. Önemli olan, yanlış trende olduğumuzu anladığımız halde sırf alıştık diye yolculuğa devam etmemektir. Çünkü ne kadar erken fark edersek, geri dönmek için o kadar çok seçeneğimiz olur ve bazen hayatımızdaki en büyük değişim, uzun zamandır ertelediğimiz o ilk adımla başlar.

Acı her zaman düşmanımız değildir. Bazen ruhumuzun, “Burada bir şey yolunda gitmiyor, lütfen artık kendini duy,” deme şeklidir.

“Acı, hayatın yanlış giden yerlerine tuttuğu bir ışıktır; ışığı kapatmak, karanlığı ortadan kaldırmaz.”

Okur görüşleri
0 yorum
Yorum yaz
Yorumlar yayın ilkelerine göre incelenir.
Yorumları göster0 yorum
Henüz yorum yapılmamış. İlk Yorumu Siz Yapın