İsrail ve İran kuruluşlarından itibaren birbirlerine daimi düşmanlık besleyen iki Ortadoğu devletidir. İran’da gerçekleştirilen 1979 İran İslam Devrimi sonrası yeni kurulan İran devleti, İsrail’i “baş şeytan” olarak ilan etmiş, tarihi husumetleri katlanarak artmıştır. Ayetullah Humeyni önderliğindeki yeni İran, politik ve siyasi duruş olarak İsrail’in tam karşısında yer alarak Müslüman ve Yahudi toplumlarının çatışmasının adeta önderliğini üstlenmiştir.
İran’da başlayan bu yeni dalga ile birlikte, petrolleri ve yeraltı zenginlikleri, Hürmüz Boğazı’nı kontrol edebilen bir İran’ın İsrail için yaratacağı tehdit ve tehlikenin boyutu aşikardır. Bu sebeple, kuruluşundan itibaren İran’ın gelişmemesi, adeta dışa bağımlı ve gerekirse kukla bir rejimle yönetilmesi gerektiğini savunan İsrail, uzun yıllardır ambargolar ve yaptırımlarla bunu hedeflemekteydi.
Bugün geldiğimiz noktada, gerginliklerin en üst seviyede yer alması ve bölgesel bir savaşa sürüklenişin ardındaki temel sebep, İran rejiminin İsrail için yarattığı tehdittir. İsrail’in İran’da hedeflediği yegane şey, pasif ve sahip olduğu kaynakları hiçbir şekilde tehdit oluşturabilecek şekilde kullanamayan bir devlet yaratmaktır. İran’ın ekonomisinin ve gerginliğin geldiği nokta, göz önünde bulundurulduğunda, bölgesel bir savaşın küresel ve kitlesel bir tehdit yaratacağı bilinmelidir.
Uluslararası hukukun İsrail ve ABD tarafından, dilediğince askıya alındığı bu günlerde, savaşın yaratacağı demografik ve ekonomik tahribat göz önünde bulundurularak adım atılmalı, gerekirse bir antlaşma masası ivedilikle kurulmalıdır.
Mustafa Kemal Atatürk’ün değerini daha iyi anladığımız bugünlerde, böylesine bir ateş çemberinin içinde daha yüksek bir sesle haykırıyoruz: “Yurtta sulh, cihanda sulh!”
