Anne babalar olarak çocuklarımız için pek çok hayal kurarız. Sağlam bir inanca ve güzel bir ahlaka sahip olmalarını, iyi bir meslek edinmelerini, mutlu bir yuva kurmalarını isteriz. Bazen de farkında olmadan, kendi hayatımızda gerçekleştiremediklerimizi onların omuzlarına yükleriz. Bu yüzden onlara bilgiler verir, nasihat eder, doğru bildiklerimizi öğretmeye çalışırız. Oysa insan yetiştirmek, yalnızca doğru ve yeterli bilgiyi aktarmaktan ibaret değildir. Çünkü çocuklar, çoğu zaman söylediklerimizden çok yaşadıklarımızı ve onlara hissettirdiklerimizi hatırlar.
Bunu yıllar içinde bir anne olarak daha iyi anladım. Oğlum küçükken, yapması gereken sorumluluklarını tamamlamadan arkadaşlarıyla oynamaya gitmek isterdi. Özellikle yaz tatilinde günlük ezberini eve dönünce yapmayı teklif ederdi. Fakat onu tanıyordum. Oyuna daldığında akşam yorgun argın eve gelir, "Anne, ezberimi yarın yapsam olur mu?" diye rica ederdi. Bu yüzden önce sorumluluğunu yerine getirmesini, sonra özgürlüğünü yaşamasını isterdim. Çünkü sınır koymanın amacı çocuğu engellemek değil, ona sorumluluk bilinci kazandırmaktır.
Yıllar sonra kendime şu soruyu sorma gerekliliğini hissettim. Bir çocuğun zihnine hitap etmek kadar kalbine de dokunabilmiş miydim?
Çocuklar yalnızca anne babalarının davranışlarını görmez; o davranışların ardındaki duyguyu da hisseder. Örneğin, sevdiği ve güvendiği babasının namaz, oruç, zekat, haç gibi ibadetlerle Allah’a yöneldiğini gören bir çocuk, Allah'ı yalnızca kurallar koyan uzak bir varlık olarak değil; kendisine güven veren, merhametine sığınılan bir Rab olarak tanımaya daha açık hâle gelir. Çünkü çocuk için anne baba, çoğu zaman Allah tasavvurunun kurulduğu ilk zemindir.
Nitekim Tolstoy da çocukluk hatıralarında annesine duyduğu sevgi ile Tanrı'ya yönelişinin zihninde birbirinden ayrılmadığını anlatır. Bu hatıra, sevgi ve güvenle kurulan ilk ilişkinin insanın inanç dünyasını nasıl derinden etkileyebildiğini göstermesi bakımından dikkat çekicidir.
Geçmişte hayatın anlamı, insanın varlık sebebi, inancın temelleri gibi konular daha çok ilim ve fikir ehlinin üzerinde durduğu meselelerdi. Bugün ise bu sorular toplumun çok daha geniş kesimlerinin gündemindedir. İnsan artık yalnızca dinî görevlerini nasıl yerine getireceğini değil, niçin yerine getireceğini ve bunların hayatına nasıl bir anlam katacağını da sorgulamaktadır. Bu noktada 10.yüzyılda yaşamış olan Ehl-i Sünnet alimlerinden İmam Mâtürîdî'nin yaklaşımı günümüz için önemli bir imkân sunar. Mâtürîdî, inancı sadece aileden devralınan bir miras olarak değil; akıl, tefekkür ve bilinçli tercih ile benimsenen bir hakikat olarak görür. Ona göre insan, taklit eden değil; anlayan, sorgulayan ve ikna olarak inanan bir varlıktır.
Mâtürîdî'nin bu yaklaşımı, günümüz insanının anlam arayışıyla dikkat çekici biçimde örtüşmektedir.
Kur'an-ı Kerim'de yer alan "ortak bir kelimede buluşma" çağrısı da bu bakımdan önemli bir ilkedir. Bu çağrı, farklılıkları ortadan kaldırmayı değil; insanları ortak değerlerde buluşturmayı hedefler. Adalet, merhamet, doğruluk, emanete riayet ve insan onuruna saygı, farklı inanç ve kültürlerden insanların birlikte yaşayabileceği ortak bir zemini oluşturur.
Bu ilke, aile hayatı için de yol göstericidir. Aynı evde yaşayan insanların her konuda aynı düşünmesi mümkün değildir. Önemli olan, birbirini susturmak değil; dinleyebilmek, anlamaya çalışmak ve anlaşmazlıkları saygı içinde konuşabilmektir. Çünkü çocuklar ve gençler çoğu zaman hazır cevaplardan önce, sorularının ciddiye alındığını hissetmeye ihtiyaç duyar. İnsan, ancak kendisini anlaşılmış hissettiği bir ortamda hakikati aramaya cesaret edebilir.
İslam'ın dikkat çekici yönlerinden biri de insanı, ergenlik çağıyla birlikte dinî sorumluluğun muhatabı olarak kabul etmesidir. İlk bakışta bu durum yalnızca bir yükümlülük gibi görülebilir. Oysa bunun arkasında insana duyulan büyük bir saygı ve güven vardır. Din, gence sadece görev vermemekte; aynı zamanda onun aklına, iradesine ve doğruyu seçebilme kabiliyetine değer verdiğini de göstermektedir.
Bu yaklaşım anne babalara da önemli bir sorumluluk yükler. Genci yalnızca korunması ve eğitilmesi gereken bir birey olarak değil; düşünebilen, tercih yapabilen ve sorumluluk üstlenebilen bir birey olarak görmek gerektiğini de belirtir. Anne babanın görevi onun yerine yürümek değil, Allah'ın kendisine verdiği akıl ve iradeyi kullanabileceğine güvenerek bu yolculukta sağlam bir zemin hazırlamak ve onun hayatına şahitlik etmektir.
Bununla birlikte, bir gencin inancını sadece anne babanın eğitimine bağlamak da doğru değildir. Anne baba, çocuğuna sağlam bir örneklik sunabilir, hakikatin kapısını aralayabilir ve ona rehberlik edebilir. Ancak her insanın tercihi kendisine aittir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de Hz. Nuh'un oğlunun babasının çağrısını kabul etmemesi, buna karşılık zor şartlarda hakikati bulan nice insanın varlığı, hidayetin nihayetinde Allah'ın lütfu olduğunu gösterir. Bu sebeple anne babanın görevi sonucu garanti etmek değil; üzerine düşen sorumluluğu samimiyetle yerine getirmektir.
Çocuk büyüdükçe dünyası da genişler. Okulda, üniversitede, arkadaş çevresinde ve özellikle sosyal medyada farklı düşünce ve yaşam biçimleriyle karşılaşır; daha önce hiç sormadığı soruları sormaya başlar. Bu süreç, anne babalar için kaygı verici görünse de aslında gencin kendi kimliğini ve inancını inşa etmeye başladığının işaretidir.
Bu nedenle dış dünyayı bütünüyle bir tehdit olarak görmek de, genci tamamen kendi hâline bırakmak da doğru değildir. Asıl önemli olan, ona farklı düşüncelerle karşılaştığında kendi değerleriyle bağını koruyabilecek sağlam bir temel kazandırabilmektir. Mevlânâ'nın pergel benzetmesi bu dengeyi güzel anlatır. Pergelin bir ayağı merkezinde sağlam dururken, diğer ayağı geniş bir alanı dolaşır. İnsan da kendi değerlerine bağlı kaldığı sürece dünyayı tanıyabilir, farklı düşüncelerden öğrenebilir ve ufkunu genişletebilir. Önemli olan, dolaşırken merkezini kaybetmemektir.
Kur'an-ı Kerim'de Hz. İbrahim'in hakikati arayışı ile Ashâb-ı Kehf'in inançları uğruna gösterdikleri cesaret, bu kişisel sorumluluğun en güzel örneklerindendir. İnanç, yalnızca aileden devralınan bir miras değil; insanın kendi iradesiyle benimsediği, sorgulayarak olgunlaştırdığı ve hayatı boyunca yeniden inşa ettiği bir değerdir.
Her çocuk bir gün kendi yolculuğuna çıkacaktır. Anne babasının yanında edindiği değerlerle hayatın içine karışacak; kimi zaman sorularla, kimi zaman şüphelerle, kimi zaman da inancını ve karakterini sınayan zorluklarla karşılaşacaktır. Bir geminin görevi sonsuza kadar güvenli limanda beklemek değil, denize açılarak menziline ulaşmaktır. Hiçbir deniz yolculuğu tamamen sakin değildir; fırtınalar da yolculuğun tabiî ve olgunlaştırıcı bir parçasıdır.
Nitekim Peygamber Efendimiz (sav), mümini rüzgârın eğip büktüğü fakat kökünden söküp atamadığı bir ekine benzetir. Mümin hayatın zorlukları karşısında zaman zaman sarsılabilir; fakat kökleri sağlam olduğu için yeniden doğrulur. Önemli olan hiç sarsılmamak değil, her sarsıntının ardından yeniden ayağa kalkabilmektir. Çünkü inanç, yalnızca devralınan bir miras değil; her insanın kendi iradesi, gayreti ve sorumluluğuyla ömür boyu sürdürdüğü bir inşa sürecidir.
