İnsan aynaya baktığında yüzündeki en küçük kusuru bile fark edebilir. Fakat aynı dikkatle nefsine bakması çok daha zordur. Çünkü insanın en zor gördüğü şey, kendi kusurudur.
İnsan neden başkasının kusurunu görmekte bu kadar başarılıyken, kendi kusurunu görmekte aynı cesareti gösteremez? Belki de insanın en büyük imtihanlarından biri budur.
Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyrulur:
"Hayır; insan, kendi nefsine karşı bir basirettir. İster mazeretlerini ortaya döksün." (Kıyâme, 75/14-15)
İnsan, ne kadar mazeret üretirse üretsin, kendi hakikatini en iyi yine kendisi bilir. Demek ki insanın içinde, kendisini tanıyabilecek bir imkân vardır. Fakat bu imkânın açığa çıkabilmesi için insanın nefsine cesaretle bakması gerekir. Çünkü nefis, çoğu zaman gerçeği olduğu gibi görmek istemez; kendini savunur, hatalarına gerekçeler üretir, bazen de kusurlarını fazilet gibi göstermeye çalışır.
İnsan, hayatındaki fırtınaların sebebini çoğu zaman dışarıda arar. Oysa bazen asıl sebep, fırtınanın içeri girmesine bilerek ya da bilmeyerek araladığı pencerelerdir. Her fırtına dışarıdan eser; fakat içeri girmesi için çoğu zaman bir açıklık gerekir. İnsan, o açıklığın farkına varmadıkça aynı fırtınaların içinde kalmaya devam eder.
Kur'an-ı Kerim bu konuda iki çarpıcı örnek sunar: Hz. Âdem ve İblis. İkisi de hata işlemiştir; fakat hata karşısındaki duruşları birbirinden tamamen farklıdır. İblis, "Sen beni azdırdın." diyerek sorumluluğu Allah'a yükler. Hz. Âdem ise, "Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik." diyerek önce kendi nefsine yönelir ve aynı olay karşısında iki farklı ahlak ortaya çıkar: Biri suçu sürekli dışarıda arar; diğeri ise önce kendi payını görmeye çalışır. O günden beri sorumluluğu başkalarına yüklemek, şeytanî bir tavır; önce kendi nefsini sorgulamak ise İslâmi bir tavır olarak görülmüştür.
İmam Gazâlî, insanın bu zaafını çarpıcı bir benzetmeyle anlatır: İnsan, kendi cebindeki yılanları ve akrepleri görmez; fakat karşısındaki kişinin burnuna konan küçücük bir sinekle meşgul olur. Başkasının küçük kusurları gözünde büyürken, kendi büyük eksikleri dikkatinden kaçar. Çünkü insan için başkasını düzeltmeye çalışmak, kendini düzeltmeye çalışmaktan daha kolaydır. Oysa bu kolaycılık, insanın manevi gelişiminin önündeki en büyük engellerden biridir.
Bu durum, yalnızca günlük hayatta değil; dinî ve ahlaki konularda da kendini gösterebilir. Bazen bir vaaz dinlerken, bir kitap okurken ya da bir ayet veya hadis üzerinde düşünürken, duyduğumuz her cümleyi önce başkalarına yöneltiriz. İçimizden, "Keşke bunu o da duysa." ya da "Bu tam ona göre." diye geçiririz.
Oysa hakikatin ilk muhatabı, onu duyan kişinin kendisidir. Bir bilgiyi, bir nasihati veya bir ayeti başkasını düzeltmenin aracına dönüştürdüğümüzde, aynayı kendimizden çevirmiş oluruz. Hâlbuki herkes işe önce kendinden başlasa, aileler ve toplumlar daha huzurlu olur.
Hasan-ı Basrî'nin üzerinde önemle durduğu nefis muhasebesi de tam bu noktada anlam kazanır. Mümin, başkalarını hesaba çeken değil; önce kendi nefsini hesaba çekebilen insandır. Çünkü gerçek muhasebe, "Kim haklı?" sorusundan önce, "Bu olayda benim payım nedir?" sorusunu cesaretle sorabilmektir.
Ne var ki nefis muhasebesi, her olayda kendini suçlamak demek değildir. Hakikate sadık kalabilmek; hatalı olduğunda bunu kabul edebilmek kadar, kendisine ait olmayan yükleri omuzlamamayı da bilmektir. Kur'an-ı Kerim'in öğrettiği denge de budur: Ne İblis gibi hiçbir sorumluluk almamak ne de gerçekte kendisine ait olmayan sorumlulukları üstlenmek.
Bazen insan hata yapmıştır ve bunu dürüstçe kabul etmesi gerekir. Bazen de maruz kaldığı haksızlığı kendi suçu gibi görmeye başlar. Oysa bu iki durum birbirinden farklıdır. Birincisi tevazuun ve olgunluğun göstergesiyken, ikincisi insanın kendisine haksızlık etmesidir.
Gerçek nefis muhasebesi, insanı suçluluk duygusuna hapsetmez; hakikate yaklaştırır. İnsanı küçültmez; olgunlaştırır. Çünkü amaç, kendini yargılamak değil, kendini tanımaktır. Kendini tanıyan insan ise hem hatasını kabul edecek kadar mütevazı, hem de uğradığı haksızlık karşısında "Bu doğru değil" diyebilecek kadar adaletli olur.
Nefis muhasebesi, insanı sürekli suçlayan bir iç ses değil; hakikati gösteren güvenilir bir aynadır. O aynaya cesaretle bakabilen kişi, ne kibre kapılır ne de değersizlik duygusuna teslim olur. Çünkü onun amacı kendini mahkûm etmek değil, Rabbine biraz daha yaklaşabilmektir.
Nefis muhasebesi, en çok da insanın başkalarıyla kurduğu ilişkilerde kendini gösterir. Sağlıklı ilişkilerde insanın kendi payını görebilmesi önemli bir erdemdir. Harriet Lerner'in de dikkat çektiği gibi, kişinin sorumluluğu küçük bile olsa bunu samimiyetle kabul edebilmesi, ilişkinin onarılması için atılmış değerli bir adımdır. Bazen insan, yalnızca kendisine düşen küçük bir pay için içtenlikle özür dileyerek karşı tarafın da kendi sorumluluğunu fark etmesine vesile olabilir.
Ancak bu yaklaşım, her ilişki için geçerli değildir. Sistematik haksızlığın, istismarın, manipülasyonun veya tek taraflı fedakârlığın bulunduğu ilişkilerde insanın sürekli kendini suçlaması, nefis muhasebesi değil; kendisine haksızlık etmesidir. Çünkü Allah, insandan hakikate teslim olmasını ister; gerçekte kendisine ait olmayan yükleri taşımasını değil.
Özür dilemek kadar özrü kabul etmek de bir erdemdir. Samimi bir özür, yalnızca bir hatayı kabul etmek değil; kırılan gönlü onarmaya yönelik bir adımdır. İnsanlar arasındaki bağlar kusursuzlukla değil; hatalarını fark edebilmek, onları telafi etmeye çalışmak ve gerektiğinde affedebilmekle güçlenir. Bu yüzden ne özür dilemek ne de samimi bir özrü kabul etmek zayıflık değil, olgunluk göstergesidir.
Ne var ki özrün de bir ahlakı vardır. Gerçek özür, yalnızca "Özür dilerim." demekle tamamlanmaz. Hatanın farkına varmayı, pişmanlık duymayı ve imkân varsa onu telafi etmeyi de gerektirir. Aynı şekilde affetmek de, haksızlığı yok saymak veya her şeye sessiz kalmak anlamına gelmez. Affetmek, çoğu zaman insanın kalbini kin ve intikam yükünden kurtarmasıdır.
Sağlıklı bir ilişkide hem özür dilemek hem de affedebilmek, iki insanın da hakikate değer verdiğinin göstergesidir. Çünkü güçlü insanlar hiç hata yapmayanlar değil; hatalarını görebilen, gerektiğinde özür dileyebilen ve samimiyetle değişmeye çalışanlardır.
Peki insan neden kendisini olduğu gibi göremez?
Çünkü bazen ayna kirlenmiştir. Kibir, korkular, çıkar ilişkileri, çocuklukta alınan yaralar ve nefsin savunma mekanizmaları, insanın kendisini olduğundan farklı görmesine sebep olabilir. İnsan, hakikati görmek istemediğinde, nefis ona gerçeği çarpıtarak gösterir. Böylece kişi, hatalarını mazur görmeye, doğrularını ise olduğundan büyük görmeye başlayabilir.
Bazen ise insan aynaya bakacak cesareti bulsa bile, bulunduğu ortam buna izin vermez. İbnü'l-Cevzî'nin dikkat çektiği gibi, şeytanın en büyük aldatmalarından biri hakikati tamamen ortadan kaldırmak değil; insanın kendini görebileceği ortamı karartmaktır. Karanlıkta en temiz ayna bile işe yaramaz. Çünkü berrak bir ayna kadar hakikati gösterecek ışığa da ihtiyaç vardır.
Manevî hastalıkların yaygınlaştığı toplumlar karanlıklar diyarıdır. Yanlışların sürekli tekrarlandığı, kötülüklerin sıradanlaştığı ortamlarda insan, zamanla onları sorgulamamaya başlar. İçine doğduğu davranış kalıplarına alışır, sonra onları normal görür; en sonunda ise o yanlış davranış kalıplarını savunur hâle gelebilir.
Kırıcı konuşmaların, dedikodunun, ayrımcılığın, haksızlığın ve merhametsizliğin normalleştiği bir toplumda yetişen insanlar, çoğu zaman bunların yanlışlığını fark etmekte zorlanırlar. Günahların büyüğü, bir günaha alışmak ve artık onu günah olarak görmemektir.
Bu yüzden insanın sadece kendine değil, içinde bulunduğu ortama da dikkat etmesi gerekir.
Kimi zaman da insanın aynasını buğulandıran şey eleştiri değil, ölçüsüz övgüdür. İnsan, eleştiri karşısında çoğu zaman savunmaya geçer; söylenenleri sorgular, hatta reddeder. Fakat övgü karşısında aynı dikkati göstermeyebilir. Çünkü nefis, hoşuna giden sözleri sorgulamaya daha az meyillidir.
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), bir kimsenin aşırı şekilde övüldüğüne şahit olunca, "Adamı mahvettiniz." buyurmuştur. Bu uyarı, övgünün her zaman yanlış olduğunu değil; ölçüsüz övgünün insanın hakikat duygusunu zedeleyebileceğini gösterir. İnsan, sürekli abartılı övgülerle karşılaştığında kendisini olduğu gibi değil, başkalarının çizdiği kusursuz bir portre üzerinden görmeye başlayabilir.
Carl Rogers'ın benlik algısına ilişkin değerlendirmeleri de bu gerçeği farklı bir açıdan destekler. İnsan, kendisi hakkında oluşturduğu algıyı büyük ölçüde çevresinden aldığı geri bildirimlerle şekillendirir. Bu nedenle gerçeklikten kopuk övgüler de yıkıcı eleştiriler kadar benlik algısını zedeleyebilir. İnsan, kendisini olduğundan büyük gördüğünde de olduğundan değersiz gördüğünde de hakikatten uzaklaşır.
Bu yüzden mümin, övgü duyduğunda da eleştiri işittiğinde de kendisine aynı soruyu sormalıdır: "Bu söylenenler beni hakikate yaklaştırıyor mu, yoksa nefsimi mi besliyor?" Hakikate yaklaştıran her söz bir nimettir; nefsi büyüten her söz ise, kulağa ne kadar hoş gelse de dikkatle karşılanması gereken bir imtihandır
Stoacı filozof Seneca'ya atfedilen şu söz, insanın hayat karşısındaki duruşunu düşündürür:
"İnsanın asıl sınavı; övüldüğünde de, aşağılandığında da, kazandığında da, kaybettiğinde de aynı insan olarak kalabilmektir."
Her ne kadar bu sözün Seneca'ya ait olduğu kesin olarak doğrulanmamış olsa da, işaret ettiği hakikat üzerinde düşünmeye değerdir. Çünkü insanın karakteri, sadece zorluk anlarında değil; başarı, övgü ve nimet zamanlarında da ortaya çıkar.
Mümin için ise mesele, yalnızca her şartta aynı insan olarak kalmak değildir. Asıl gaye; övgü karşısında kibre kapılmayan, eleştiri karşısında hakikate kulak verebilen, başarıyla şımarmayan, kayıpla da isyana düşmeyen bir kul olabilmektir. Çünkü insan yalnızca musibetle değil, nimetle de imtihan edilir.
İşte nefis muhasebesi, bu dengeyi koruyabilme çabasıdır. İnsan, ne övgüyle kendisini olduğundan büyük görmeli ne de eleştiri karşısında bütünüyle değersiz olduğuna inanmalıdır. Hakikat, bu iki uç arasında; insanın Rabbinin huzurunda kendi yerini doğru bilmesindedir.
Belki de bu yüzden en zor yolculuk, uzak diyarlara yapılan değil; insanın kendi içine yaptığı yolculuktur. O yolculukta insan bazen kusurlarıyla yüzleşir, bazen pişmanlıklarıyla, bazen de yıllardır fark etmediği güzelliklerle karşılaşır. Hakikati olduğu gibi görebildiğinde ise ne kibir kalır ne de ümitsizlik. Yerini, Rabbinin rahmetine sığınan dengeli bir kulluk anlayışı alır.
