Şartlar ve Şahsiyetler-III

Şartlar ve Şahsiyetler-III
28-06-2026

Aynı Kriz, Farklı Yollar

Bir önceki yazıda George Washington, Otto von Bismarck ve Mustafa Kemal Atatürk örnekleri üzerinden farklı dönemlerin benzer tarihî sorulara verdikleri cevapları değerlendirmiştik. Tarihçiler geçmişi daha sistemli inceleyebilmek amacıyla çeşitli dönemlendirmeler yapmışlardır. Ancak tarihî olayları anlamada asıl önemli olan, bu dönemlendirmelerden ziyade toplumların karşı karşıya kaldıkları meseleler ve bu meselelere verdikleri cevaplardır. XX. yüzyılın ilk yarısı da bu bakımdan dikkat çekicidir. Farklı devletler birbirinden tamamen aynı olmayan şartlar içerisinde benzer nitelikte krizlerle karşılaşmış, liderler ise bu krizlere birbirinden oldukça farklı cevaplar vermiştir.

XVIII. yüzyılın ikinci yarısına doğru başlayan Sanayi İnkılabı, üretim gücü, demiryolları, ağır silahlar, kitle orduları ve savaş ekonomileriyle modern savaşların karakterini köklü biçimde değiştirmişti. Artık savaşlar yalnız cephede değil; sanayi, lojistik, teknoloji ve devlet örgütlenmesiyle de belirleniyordu.

I. Dünya Savaşı’nın ardından dünya yalnızca sınırların değiştiği bir dönem yaşamamış, aynı zamanda mevcut siyasî düzenlere duyulan güveni de büyük ölçüde kaybetmiştir. İmparatorluklar çökmüş, milyonlarca insan hayatını kaybetmiş, ekonomiler sarsılmış ve savaş sonrasında kurulan yeni düzen kalıcı bir istikrar sağlayamamıştır. 1929 Dünya Ekonomik Buhranı ise bu kırılgan tabloyu daha da ağırlaştırmıştır. İşsizlik, üretim daralması, enflasyon, toplumsal huzursuzluk ve siyasal güvensizlik birçok ülkede güçlü devlet arayışını öne çıkarmıştır.

İtalya’da Benito Mussolini, savaş sonrasındaki ekonomik sıkıntıları ve siyasal istikrarsızlığı kullanarak, 1922’de Roma Yürüyüşü sonrasında iktidara geldi. Kısa sürede tek parti yönetimini kurdu ve devlet ile lideri özdeşleştiren faşist bir model geliştirdi. Bu model daha sonra Avrupa’daki diğer otoriter rejimleri de etkiledi.

Almanya’da şartlar daha ağırdı. Versailles Antlaşması’nın hükümleri, yüksek enflasyon, kitlesel işsizlik ve Büyük Buhranın etkileri geniş kitlelerde büyük bir memnuniyetsizlik oluşturmuştu. Yaklaşık altı milyon işsizin bulunduğu bu ortamda Hitler, milliyetçi ve Yahudi karşıtı söylemlerini nasyonal sosyalist ideolojiyle birleştirerek geniş destek kazandı. 1933’te iktidara geldikten sonra ekonomik toparlanmayı hızlandıran politikalar uygularken devletin bütün yetkilerini giderek tek elde topladı. Dolayısıyla Versailles Antlaşması sonrasında kurulan Avrupa düzeni fiilen sarsılmaya başladı. 1938’de Avusturya’yı tek kurşun atmadan Almanya’ya kattı. Ancak Nazi rejimi, Heinrich Himmler’in yönettiği güvenlik aygıtı aracılığıyla yalnız siyasî muhalefeti tasfiye etmekle kalmadı; Yahudiler başta olmak üzere milyonlarca insanın sistematik biçimde öldürüldüğü soykırım politikalarını da hayata geçirdi.

Sovyetler Birliği’nde Josef Stalin ise devrim sonrası kurulan düzeni merkezîleştirerek sanayileşme, parti hâkimiyeti ve sıkı devlet denetimi üzerinden yeni bir güç modeli oluşturdu. Lenin’in ölümünün ardından rakiplerini tasfiye ederek iktidarını pekiştiren Stalin, hızlı sanayileşme hedefiyle merkezî planlamayı ve zorunlu kolektifleştirmeyi uyguladı. Ağır sanayide önemli ilerlemeler sağlanırken milyonlarca insan kıtlık, sürgün, çalışma kampları ve siyasî tasfiyelerle karşı karşıya kaldı. Buna rağmen 1941’de başlayan Alman saldırısından sonra Sovyetler Birliği’nin gösterdiği direniş, II. Dünya Savaşı sonunda ülkenin süper güç olarak ortaya çıkmasını sağladı.

Faşizm, nasyonal sosyalizm ve Sovyet sosyalizmi farklı ideolojilerdi. Ancak uygulamada devlet otoritesinin merkezîleştirilmesi, muhalefetin sınırlandırılması, lider kültü ve güvenlik aygıtlarının güçlendirilmesi bakımından benzer yönler taşımışlardır. Bu nedenle XX. yüzyılın ilk yarısı, yalnız ideolojilerin değil, kriz şartlarında devletin nasıl yeniden tanımlandığının da incelenmesi gereken bir dönemdir. Dolayısıyla benzer ekonomik ve siyasî krizler, farklı ideolojik temellere sahip rejimlerde dahi otoriter yönetim anlayışlarının güç kazanmasına zemin hazırlamıştır.

Aynı dönemde Türkiye de ağır şartlarla karşı karşıyaydı. Osmanlı Devleti yıkılmış, Anadolu işgal edilmiş, uzun savaş yılları nüfusu, ekonomiyi ve kurumları yıpratmıştı. Yeni Cumhuriyet son derece sınırlı imkânlarla kurulmuştu. Dolayısıyla Türkiye, çağının büyük krizlerinden bağımsız değildi. Ancak Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın bu şartlar karşısında verdiği cevap, aynı dönemin totaliter örneklerinden önemli yönleriyle ayrılmıştır.

Türkiye’de de tek parti yönetimi mevcuttu. Fakat Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Cumhuriyet Fırkası denemeleri, siyasal hayatın farklı partiler aracılığıyla genişletilmesi yönünde girişimlerin bulunduğunu göstermektedir. Bu denemeler, dönemin güvenlik kaygıları, toplumsal yapı ve genç Cumhuriyet’in karşı karşıya bulunduğu sorunlar nedeniyle kalıcı olamamıştır. Ancak bu girişimler, Türkiye’yi Mussolini İtalya’sı, Hitler Almanyası ve Stalin Sovyetler Birliği ile aynı siyasal kategori içinde değerlendirmeyi güçleştirmektedir. Çünkü söz konusu rejimlerde siyasal çoğulculuğu denemeye yönelik benzer girişimler görülmemektedir.

Dış politikada da benzer bir ayrım görülmektedir. Avrupa’da silahlanma yarışı hızlanırken ve İtalya’nın 1935 yılında Habeşistan’ı işgali uluslararası gerginliği artırırken Türkiye, askerî gücün önemini göz ardı etmeden barış esaslı bir politika takip etti. Atatürk’ün, “Yurtta sulh, cihanda sulh” anlayışı bu tercihin temel ifadesi oldu. 1934 tarihli Balkan Antantı ve 1937 tarihli Sadabat Paktı ile bölgesel güvenlik ve iş birliği güçlendirilmeye çalışılırken, 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile Türkiye Boğazlar üzerindeki egemenlik haklarını büyük ölçüde yeniden kazanmıştır. Bütün bu gelişmeler, Türkiye’nin yayılmacı hedefler yerine mevcut sınırlarını güvence altına alan, uluslararası hukuk zemininde hareket eden ve bölgesel barışı önceleyen bir dış politika izlediğini göstermektedir.

Ekonomide ise Buhran sonrası 1932’de devletçilik anlayışı belirginlik kazandı. Ancak ekonomik yöntem olarak ne liberalizm ne sosyalizm ne de faşizm kabul edilmiştir. Cumhuriyet’in ekonomik yaklaşımının temel esasları, daha Cumhuriyet ilan edilmeden İzmir’de 17 Şubat-4 Mart 1923 tarihleri arasında toplanan Türkiye İktisat Kongresi’nde ortaya konulmuştu. Devletçilik ilkesi, Türkiye’nin ihtiyaçlarından doğmuş ve Türkiye’ye has bir sistemdir. Kişinin çalışması esas olmakla birlikte, mümkün olduğu kadar az zaman içinde, milleti refaha kavuşturmak için, özellikle ekonomik alanda devleti fiilen alakadar etmek esastı. Bu yaklaşım zaman zaman “karma ekonomi” olarak tanımlansa da Atatürk’ün devletçilik anlayışı, belirli bir ideolojik modele bağlı olmaktan ziyade Türkiye’nin şartlarına göre şekillenen pragmatik bir kalkınma politikasıydı.

Toplumun yeniden örgütlenmesi konusunda da tarihçinin dikkatli olması gerekir. Örneğin Halkevleri zaman zaman Avrupa’daki bazı kurumlarla karşılaştırılmıştır. Ancak kurum benzerliği, ideolojik özdeşlik anlamına gelmez. Devletler tarih boyunca birbirlerinden yöntemler, kurumlar ve uygulamalar almışlardır. İtalya’daki bazı sivil toplum kuruluşlarının teşkilatlanma biçimlerinden yararlanılmış olması, Türkiye’nin faşist bir devlet modelini benimsediğini göstermez. Halkevlerinde seçim usulünün uygulanması da bunu desteklemez. Önemli olan, kurumların hangi amaçla ve hangi toplumsal ihtiyaçlara cevap vermek üzere kurulduğudur.

XX. yüzyılın ilk yarısı göstermektedir ki benzer krizler, toplumların önüne benzer meseleler koyabilir. Ancak bu meselelere verilen cevaplar, şartlar kadar o şartlar içinde karar alan şahsiyetlerin, toplumların tarihî birikiminin ve devlet geleneklerinin de etkisiyle şekillenir.

Bir sonraki yazıda bu kez savaşların liderleri nasıl görünür kıldığını ve kriz anlarında karar alma iradesinin tarihî sonuçlarını ele alacağız.

Devam edecek…

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ?