Çanakkale’nin ateşinden çıkmış bir Türk subayı düşünün…
Henüz savaşın yorgunluğu üzerinden silinmeden bu kez yolu memleketinden yüzlerce kilometre uzakta, Galiçya Cephesi’ne düşüyor. Yanında Türk askerleri, karşısında Rus ordusu… Aynı cephede Almanlar, Avusturyalılar, Macarlar, Leh ve Çekler var.
O subay, Mehmet Şevki Yazman.
Peki Galiçya neresiydi ve Osmanlı askeri neden oradaydı?
Birinci Dünya Savaşı sırasında Galiçya, Avusturya-Macaristan ile Çarlık Rusya’sı arasındaki önemli mücadele alanlarından biriydi. Bugün Polonya ve Ukrayna sınırları içinde kalan bu bölgeye Osmanlı Devleti, müttefiklerine destek amacıyla 15. Kolordu’yu gönderdi. Çanakkale’de savaşmış Türk askerlerinin bir bölümü 1916’da Galiçya’da Rus ordusunun karşısına çıktı. Mehmet Şevki Bey de onlardan biriydi.
Doktora çalışmam sırasında Yazman’ın hayatını, faaliyetlerini ve geride bıraktığı eserleri incelerken karşıma çıkan hatıralar, savaş tarihinin rakamların, birliklerin ve harekâtların arasında kolayca kaybolan tarafını gösteriyordu: insanı.
Şevki Bey Galiçya’da savaştı; baktı, gördü, karşılaştırdı ve düşündü. Farklı milletlerden askerlerin cesaretlerini, korkularını, disiplinlerini ve devlete bağlılıklarını gözlemledi. Çanakkale’de yakından tanıdığı Mehmetçiği ise zihninde âdeta bir ölçü olarak taşıdı.
Bir gün Alman askerlerinin ateş altında gösterdiği soğukkanlılığa, sürate ve intizama şahit olduğunda şu hükme vardı: “Bunlar da benim Mehmetçiklerim gibi çelik sinirli, dedim ve Almanları sevdim.”
Bu cümlenin anlamı, onu söyleyen insanın hayatında saklıdır. Karşımızda savaşı kitaplardan öğrenmiş bir gözlemci yoktur. Çanakkale’de ölümün içinden geçmiş, ardından Galiçya’ya gönderilmiş bir Türk subayı vardır. Üstelik Galiçya onun için son cephe değildi. Çanakkale’de savaştı. Galiçya’ya geçti. Ardından Filistin’e gitti. Millî Mücadele’nin bütün safhalarında bulundu.
Galiçya ona farklı orduların savaşma kabiliyetleri kadar, bir devletin içindeki milletlerin ortak bir ülkü etrafında birleşemediğinde ortaya çıkabilecek kırılganlığı da göstermiştir.
Avusturya-Macaristan ordusu büyük bir askerî güçtü. Farklı milletlerden yüz binlerce insan aynı imparatorluğun üniformasını taşıyordu. Fakat Şevki Bey üniformanın altında başka bir gerçeği görüyordu. Çekler Macarları, Macarlar Lehleri ve Hırvatları, hemen hepsi ise Almanları sevmiyordu. Aynı üniforma vardı; fakat aynı vatan duygusu yoktu.
Şevki Bey değerlendirmelerinde hakkaniyetliydi. Avusturya istihkâm birliklerinin ve özellikle Çeklerden meydana getirilen kazmacı birliklerinin cephe gerisindeki başarılarını açıkça teslim ediyordu. Bu birliklerde mühendisler, teknisyenler ve ustalar bulunuyordu. Şevki Bey de makine ve elektrik mühendisiydi. Bu nedenle onların teknik yeterliliğini değerlendirebilecek meslekî birikime sahipti.
Kroçnik’in bölüğü hakkında hükmü açıktı: “Bölüğün yapamayacağı hiçbir fenni hizmet yoktur.” Hatta onları Alman istihkâm birliklerinden dahi ileri görüyordu. Fakat hemen ardından çok daha önemli bir eksikliğe işaret ediyordu:
“Yalnız bölüğün bir noksanı vardır, o da muharebe ile alakası bulunmaması!”
Bir ordunun mühendisleri, yolları, tahkimatları ve makineleri olabilir. Silahı, teknolojisi ve insan gücü de bulunabilir. Fakat savaş başladığında bütün bunların arkasında daha temel bir soru vardır:
Bu insanlar ne uğruna savaşmaktadır?
Şevki Bey’in gözlemlediği Avusturya-Macaristan ordusunun temel sorunlarından biri buydu. Farklı milletlerden askerler aynı devlet adına cephedeydi; fakat hepsi o devlet uğruna ölmeye hazır değildi. Kendi ifadesiyle, Almanlar dışında diğer unsurların önemli bir bölümü “müşterek vatan” için ölmek istemiyordu. Bunun sonucu ağırdı. Avusturya ordusundan esir düşenlerin sayısı artık birlerle, onlar ya da yüzlerle değil, on binlerle ifade ediliyordu.
Bu gözlemin üzerinden bir asırdan fazla zaman geçti. Fakat “müşterek vatan” meselesi eskimedi.
Türkiye’de milyonlarca Kürt vatandaş hayatını bu ülkede kurmuştur. Aileleri, işleri, hayatları ve gelecekleri buradadır. Onları ayrılıkçı bir siyasetin doğal taraftarı saymak büyük bir yanılgıdır. Vatandaşların gerçek sorunlarıyla Türkiye’nin egemenliğini ve ortak vatan fikrini hedef alan siyasî projeleri birbirinden ayırmak gerekir.
Türkiye bugün terörün sona ermesini, vatandaşlığı ve yeni hukukî düzenlemeleri tartışıyor. Bu tartışmada Türkiye’nin toplumsal yapısını doğru anlamak gerekir.
Ben Ankara’da yaklaşık on beş yıl tarih okudum ve yaşadım. Anadolu’nun her köşesinden insanı orada tanıdım. Ankara’da ve ülkenin pek çok şehrinde farklı kültürler iç içe yaşar. Aynı okulda okur, aynı iş yerinde çalışır, aynı sofraya otururuz. Türkiye’nin gerçeği budur.
2015 yılında Gazi Eğitim Fakültesi’nde Formasyon eğitimim sırasında değerli Hocam Prof. Dr. Necati Cemaloğlu’ndan duyduğum bir benzetmeyi hiç unutmadım: Türkiye mozaik değil, ebrudur.
Mozaikte parçalar yan yanadır ve sınırları bellidir. Ebruda ise renkler birbirine işler. Yine de her biri bütüne kendi tonunu verir. Ayırmaya çalıştığınızda artık renkleri birbirinden söküp alamazsınız.
Türk milletinin tarih içinde oluşan kültürel yapısı da işte böyledir. Farklılıklarımız zenginliğimizdir; fakat bizi bir arada tutan ortak tarih, ortak vatandaşlık ve ortak vatandır. Cumhuriyet bu ortaklığın siyasî ve hukukî temelidir.
Bu noktada kıymetli Hocam Prof. Dr. Sadık Kemal Tural’ı anmadan geçemem. Ömrü boyunca Türk kültürü ve millî hafıza üzerine sayısız eser verdi. Okuyabildiğim çalışmalarında karşıma çıkan temel kaygı hep aynıydı: millî birlik, beraberlik ve ortak vatan şuuru. Vatanının hafızası ve geleceği için ortaya koyduğu bu büyük emeğin değeri, sanırım her büyük emekte olduğu gibi, zaman geçtikçe daha iyi anlaşılacaktır.
Bu nedenle sorun farklılıkların varlığı değildir. Tehlike, farklılıkların ortak vatandaşlık ve vatan düşüncesinin önüne geçirilmesidir. Birbirine yüzyıllar içinde işlemiş renkleri yeniden ayrı parçalara dönüştürmeye çalışmak, toplumsal gerçeğe de tarihî tecrübeye de aykırıdır.
Orta Doğu’daki etnik ve mezhepsel ayrılıkları büyük devletlerin bölge siyasetinden bağımsız düşünmek mümkün değildir. Bu nedenle her ayrılıkçı talebin toplumun doğal talebi olduğu peşinen kabul edilemez. Kimin desteklediğine, hangi amaca hizmet ettiğine ve sonunda nasıl bir bölge düzeni hedeflediğine bakmak gerekir.
Devlet hukuk önünde eşitliği ve adaleti sağlamalıdır. Ortak vatan fikrini de korumalıdır. Çünkü hiçbir hukukî düzenleme ortak aidiyetin yerini alamaz.
Bugünün Türkiye’si Avusturya-Macaristan İmparatorluğu değildir. Doğrudan benzetme yapmak yanlış olur. Fakat Şevki Bey’in gördüğü sorun hâlâ geçerlidir: Devletin gücü, vatandaşlarının kendilerini ortak bir geleceğin parçası olarak görmeleriyle ilişkilidir.
Biz sonucu biliyoruz. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu savaşın sonunda dağıldı. Şevki Bey çözülmenin işaretlerini daha savaş sürerken cephede görmüştü.
Aradan bir asır geçti. Soru değişmedi: Bir devleti güçlü yapan nedir? Silah, teknoloji ve insan gücü gereklidir. Fakat hepsinin arkasında ortak bir irade bulunmalıdır. İnsanları aynı sınırlar içinde yaşatabilirsiniz. Asıl mesele, o insanların “Burası benim vatanımdır” diyebilmesidir.
Kaynaklar:
Sadık K. Tural, Millî Benlik ve Kimlik, 1. Baskı, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Sertifika No: 49939, Eylül 2024.
Volkan Yaşar, Çok Yönlü Bir Şahsiyet, Asker, Siyasetçi ve Fikir Adamı Mehmet Şevki Yazman’ın Faaliyetleri (1914–1974), Net Kitaplık Yayınları, Ankara, 2025.
Volkan Yaşar, Mehmet Şevki Yazman’ın Kaleminden: Filistin İçin Çarpıştığımız Günler, Net Kitapları, Ankara, 2025.
