15 Temmuz 2016 kalkışmasının üzerinden on yıl geçti. Bu tür olaylar üzerinde dikkatle düşünmek gerekir. Sorunları doğru teşhis ettiğimizde çözüm de kolaylaşır. Ben sosyal olayları genellikle neden-sonuç ilişkisi içinde ve tarihsel bir perspektifle anlamaya çalışıyorum. Bu bağlamda yapabileceğim ilk katkı, darbe olgusuna tarihsel açıdan bakmaktır.
Türkiye’de darbecilik, geçmişten gelen yapısal bir sorundur. Osmanlı tarihinde çok sayıda yeniçeri ayaklanması yaşanmış; merkezdeki bürokratik ve askeri aktörler, yönetimi kendi istedikleri yöne çekmek için sık sık ayaklanmıştır. 1829 sonrasındaki modernleşme döneminde bu ayaklanmalar, bilinçli ve planlı darbe yöntemlerine dönüşmüştür. Kuleli Vakıası bu sürecin başlangıçlarından biridir. Zamanla müdahaleler iki biçim almıştır: sistemli askeri darbeler ve gizli komitacılık. Sultan Abdülaziz komitacılar tarafından öldürülmüş, Abdülhamid ise Jön Türklerin darbesiyle tahttan indirilmiştir. Jön Türklerle güçlenen komitacılık kültürü Cumhuriyet dönemine de miras kalmıştır. 1946’dan beri süren çok partili demokrasi deneyimi dört askeri darbeyle kesintiye uğramıştır. Soğuk Savaş döneminde ise gizli komitacılık gelişmiş; sosyalizm tehdidine karşı NATO desteğiyle gizli Ergenekon yapılanması kurulmuştur. Bu yapı zamanla ulusalcı bir ideoloji etrafında, devlet içinde etkili ve derin sosyal ağlar oluşturmuş; Bülent Ecevit ve Turgut Özal’a suikast girişimlerine kadar uzanmıştır. Son örnek, 15 Temmuz darbe girişimidir. Oluşum biçimi ve failleri bakımından kendine özgü olan bu girişim, siyasi hırsın İslami bir kalıba sokulduğu yeni bir darbecilik türünü göstermektedir ve özellikle incelenmelidir.
Darbelerin ve komitacılığın arkasında teşekkül biçimleri ve akışı farklı olsa da belli sosyal kültürel nedenler bulunuyor. En önemli sebebi devletin önceliği zihniyetidir. Devlet, kerhameti kendinden menkul bir değer olarak algılanıyor. Öyleyse yönetiminin kilit noktalarına sahip olmak gerekiyor. Bu anlayışta ‘Devlet benim’ demeye yatkın, etkili insanlar ve gruplar kolayca sosyalize oluyor. Gizli ve etkili örgütler kuruyorlar. Bunlar siyasi hırslarına, kolayca ulusalcı veya dini eylemcilik kalıbıyla meşruiyet kazandırıyorlar.
Darbe kültürünü besleyen bir başka unsur, kitle psikolojisinde etkili olan grup dayanışması ve kayırmacılıktır. Siyasi rekabet ve çatışmalarda bireyler, gruplar ve kurumlar arasındaki güvensizlik de bu kültürü güçlendirir. Bu güvensizlik, grup içi sadakati ve taassubu artırır. Ayrıca siyasi ideolojilerin devletçi niteliği, toplumdaki devlet tapıncını besleyen önemli bir etkendir.
Darbeciliği besleyen etkili diğer bir kaynak popülist parti politikalardır. Devlet fethedilecek; kendi programlarına geçerlilik kazandıracak düzenleyici bir unsur olarak görüyor. Hükümetlerin yaptığı siyaset ile, devlet patrimonializmi temsil edilen kitlelerin kendini kayırmacı çıkarlarıyla kaynaştırılıyor. Cemaat ve gruplar iç taasublarıyla iktidara eklemleniyor.
Özetle, bütün bu etkenlerin ortak sonucu olarak devlet, kudret mücadelesinin merkezine yerleşir. Siyaset, özgürlük ve adaleti tesis etme aracı olmaktan çıkar; gücü ele geçirme oyununa dönüşür. Bu süreçte, iktidara yaklaşmak isteyen gruplar arasında gayriresmî klikleşmeler oluşur. Devlet himayesi altında iltimas, tarafgirlik ve kayıt dışı ağlar varlığını sürdürebilir. Gayriresmî ilişkiler zamanla bürokratik ve kuralsız yapılara dönüşür. Ayrıca devletin idari ve askerî merkezini ele geçirmeye odaklanan gizli gruplar arasında statü mücadelesi ortaya çıkar.
Bu tarihsel girdaptan çıkış yolu ne olmalıdır? Bana göre çözüm, devletin merkezi gücünü demokrasi ilke ve kurumlarıyla halkla uyumlu hâle getirmektir. Halk tarafından ve halk için şeffaf işleyen bir yönetim biçiminin kurumsal olgunlaşmasını engelleyen unsurlar ortadan kaldırılmalıdır. Devlet ve siyaset mekanizmaları, halka en geniş özgürlük ve eşitlik imkânını sunacak, güçlü bir refaha hizmet edecek şekilde örgütlenmelidir. Kanaatimce 15 Temmuz kalkışması, tarihsel olarak mevcut iktidara bu yönde değerlendirilmesi gereken önemli bir fırsat sunmuştur.
