Vesayet Oligarşisinden Kurtuluş Yolu

Vesayet Oligarşisinden Kurtuluş Yolu
08-08-2026

Türkiye’de devletçilik, yani devlet gücüne aşırı odaklanma, temel sorunlardan biridir. Devlet gücünün girdap gibi çeken bir cazibesi vardır: Bir yandan darbelere zemin hazırlar, diğer yandan demokrasinin gelişmesini engeller. Demokratikleşme, bu tıkanıklığı aşmanın en doğru yoludur.

Cumhuriyetin 75. ve 100. yıllarında, daha fazla demokrasi beklediğimiz siyasi aktörler büyük ölçüde değişti. Bugün, yalnızca “demokratik” biçim ve görüntülerin ardında işleyen oligarşik vesayet biçim değiştirmiştir. “Ulusalcı laikçi” vesayetin yerini “milli muhafazakâr” bir vesayet almıştır. Bunun temel nedeni, toplumsal değişim karşısında yeni bir mutabakatın kurulamamasıdır. Bu yüzden zaman geçse de, siyasi aktörler değişse de asli soru aynı kalmaktadır: Devlet, bir ordunun ya da partinin kurumu mu olacak, yoksa millete mi ait olacaktır? Cumhuriyetin 103. yılında bu soru daha da berraklaşmıştır: Türkiye’de İslami muhafazakâr bir siyasi hareketle, toplumsal mutabakata dayanan bir siyasi merkez kurulabilir mi? Daha somut olarak, AK Parti’nin demokratik dönüşümünü sağlama ihtimali var mı? Türkiye hangi yöne kayacaktır?

Ak Parti ve Erdoğan 2002 yılı sonunda iktidarı devraldığında kendini sınırlamak ve yönlendirmek isteyen askeri ve bürokratik vesayeti karşısında buldu. Siyasetin tekrar tıkanma ihtimali yüksekti.  Ak Parti merkez sağda başarılı olan partilerden daha islami ve muhafazakardı. ABD ve Avrupa Birliğinden gelen uluslar arası destek ve koruma partinin yenilikçi vizyonu ile birleşince geçmişteki tıkanmaları aşmayı bir fırsata çevirebilirdi. Tarih aynı zamanda  Erdoğan’a kendisinden önce tıkanmış kültür savaşının kör düğümünü çözme fırsatını bağışladı.

Ak Parti, öncelikle tabanını oluşturan muhafazakâr kitlelerin varlık alanını demokratik imkânlarla genişletmek istiyordu. Ancak demokrasinin sınırları, yalnızca temsil ettiği muhafazakâr-dindar kesimlerin temsiliyle genişletilemezdi. Bunun çıkmaz bir yol olduğu Refah Partisi deneyimiyle görülmüştü. Bu sınırları aşmak için toplumda ortak bir payda aramak gerekiyordu. Erdoğan, 2003-2009 arasında “daha fazla demokrasi, daha fazla hukuk ve daha fazla refah” vizyonuyla vesayet rejimini karşısına aldı. Bu nedenle iktidarının ilk yıllarındaki siyasetine hâkim olan temel ilke “sorumluluk etiği” oldu.

İktidarının ikinci döneminde (2009–2018) demokratikleşme potansiyeli zayıflamaya başladı. Bir yandan muhafazakâr ve millî değerler üzerinden dışlayıcı bir siyaset dili güçlendi; diğer yandan siyasi ahlaktaki zaaflar daha görünür hâle geldi. Devlet adamlarının hızla zenginleşmesi, mafyayla yakın ilişkiler kurulması ve çıkar grupları arasındaki sert çatışmalar dikkat çekti. Kamu kaynaklarının paylaşımı, irtikap, tehdit ve usulsüz kaynak teminiyle ilgili haberler de giderek daha sık gündeme geldi.

2018 sonrası üçüncü dönemde yeni bir siyasi otoriterlik biçimi güçlenmeye başladı. Anayasal değişiklikler, yetkinin Cumhurbaşkanı Erdoğan etrafında yoğunlaşmasını sağladı. Yargının, üniversitelerin ve yürütmenin siyasallaşmasıyla yeni bir siyasi hegemonya kuruldu. Siyasi krizler, popülizme ve fırsatçılığa kayan çıkar temelli taraftar dayanışmasıyla desteklendi. İç ve dış politika, dost-düşman ayrımı üzerinden kurgulandı. Yargı giderek kurulmak istenen vesayet sistemi için bir müdahale aracına dönüştürüldü. Medya özgürlüğü kısıtlandı ya da baskı altına alındı. İktidar imkânlarından yararlanmak isteyen çıkar grupları arasında klikleşmeler oluştu; dinî sivil toplum ise oy desteği karşılığında devlet imkânlarından pay alma hakkını kendinde gördü. Böylece siyaset, yeniden klasik kör döngüsüne sıkıştı.

Özetle, AK Parti 2009’dan itibaren kendisini denetleyen askerî ve idari vesayeti büyük ölçüde tasfiye etti. Ancak ortaya çıkan boşlukta parti giderek lider merkezli bir yapıya dönüştü ve devleti parti iktidarının doğal uzantısı gibi görmeye başladı. Buna karşılık, gücü paylaşan liberal bir devlet anlayışı inşa edilemedi. Bu nedenle asıl soru şudur: Bundan sonra siyasi sistemin adil ve barışçıl işleyişi nasıl sağlanacaktır?

Siyasi sürecin ve güç mücadelesinin yönü konusunda üç ihtimal öne çıkıyor. İlki, halkı egemen, otoriter, millî ve muhafazakâr bir üst kimlik altında birleştirmektir; ancak bunu mümkün görmüyorum. İkinci ihtimal, toplumsal kutuplaşmanın aşırılığa evrilerek siyasi kurumları işlevsiz bırakmasıdır; bu da sağlıklı bir siyasi aklın isteyebileceği bir sonuç değildir. Üçüncü ve en önemli ihtimal ise siyasi süreçlere yön verecek adil ve demokratik değerler ile kurallar üzerinde uzlaşmaktır. Bana göre krizden çıkışın tek sağlıklı yolu budur. AK Parti ve Erdoğan, bugün gücün bekası için mücadele etmektedir; oysa asıl amaç, siyasi mücadelenin demokratik kural ve kurumları konusunda olgunlaşmak ve toplumsal uzlaşıyı güçlendirmek olmalıdır.

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ?