Avrupa Birliği'ni oluşturan ülkelerin en fazla övündükleri nokta insan haklarıdır.
Her fırsatta temel insan haklarını en önemli değer olarak gösterip kendilerini bu yolda lider ilan ederler.
Haklılığı yüksek bir durumdur.
Buna itirazım olmaz.
Ama mevcut çelişkileri söylemekten de geri kalamam..!
Nedir bu çelişkiler..?
Avrupa Birliği ülkeleri insan hakları konusunda neredeyse tüm dünyaya ders verip ayar atmaya devam ederken, kendi içlerinde bu konuda yaşanan skandalları nedense göremiyor.
Konuyu açalım.
Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, veya kendi söylemleriyle "Kıbrıs Cumhuriyeti"...
Avrupa Birliği üyeliği, üyeliğin gerçekleştiği dönem açısından tüm kriterleriyle tartışmalı olan bir yönetim.
İkibinli yılların başında Kıbrıs'ta estirilen "çözüm" rüzgarları eşliğinde yaşanan ve dönemin Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin adıyla anılan süreçte, yani Annan Planı zamanında gerçekleşen bir üyelik.
O dönemde pompalanan "Çözüm ve Avrupa Birliği" vaatleriyle yükselen umutları kullanan çevreler şu anki sakat durumun doğmasına neden olmuşlardır.
Ve o sakat yapının bugüne kadar ulaşmasına da eşlik eden aynı çevreler kendi ilan ettikleri ilkelerinin çiğnenmesine göz yummaktalar.
En başta da söylediğimiz üzere, Avrupa Birliği'ni oluşturan ülkeler insan hakları konusunda mangalda kül bırakmıyorlar.
Özellikle de ırkçılık ve faşizm konusunda çok katı bir görünüm sergilemekteler.
Ama bunu her yerde görmek mümkün değil.
Öyle büyük bir fire veriyorler ki insanın aklı almıyor.
Bilindiği üzere Avrupa Birliği'nin dönem başkanı ocak ayından buy ana Güney Kıbrıs Rum Yönetimi.
Ve bu başkanlık altı ay sürecek.
Ama işte o dönem başkanı olan ülkede öyle şeyler oluyor ki, tarifi mümkün değil.
Daha doğrusu Avrupa ülkelerinin olanlara nasıl göz yumduğunu anlamak mümkün değil.
Kıbrıs'ta İngiliz sömürge yönetiminin son yıllarında, yani 1950 sonrasında başlayan bir terör dalgası tüm tarih kitaplarında yer alan bir gerçektir.
Rum toplumunun Büyük Ülkü (Megali İdea) hedefiyle hayata geçirmek istediği ENOSİS hayali, yani Kıbrıs'ın Yunanistan'a bağlaması maksadıyla kurdukları terör örgütü EOKA'nın İngilizlere karşı silahlı tedhiş hareketlerine başlama tarihi olan 1 Nisan 1955'in bir yıldönümü daha geride kaldı.
Ama keşke bu kadar basit olsaydı ve "geldi geçti" diyebilseydik.
Ne yazık ki durum böyle değil.
1 Nisan'ın yıldönümünde Güney Kıbrıs'ta yapılan törenlerde EOKA'ya övgüler düzüldü, o günlere yönelik özlem dile getirildi.
Hem de AB dönem başkanı Güney Kıbrıs Başkanı Nikos Hristodulidis'in dahil olduğu yetkili isimler tarafından.
Neler söylenmedi ki..!
İngiliz Yönetimi tarafından terör örgütü olarak ilan edilmiş olan ve üyelerinin idam edildiği bir örgütünün gençlere ve çocuklara anlatılması ve asla unutulmaması gerektiği söyledi.
1963-1974 yılları arasında yüzlerce savunmasız Türk köyüne hem de BM Barış Gücü'nün gözleri önünde saldıran EOKA'nın Rum halkının gurur kaynağı olduğu da söylendi.
Kıbrıs'ta kendi halkına bile darbe girişimi yaparak yüzlerce kişiyi öldüren, Türk köylerindeki insanları yaşlı, kadın ve çocuk demeden kurşuna dizerek ya da canlı canlı toplu mezarlara gömen EOKA'nın hedefinin tek hedef olduğu da söylendi ne yazık ki...
Avrupa'nın tepesinde bulunan bir ülkede bunların olması nasıl izah edilir ben bilmiyorum.
Tek bildiğim bu gibi düşüncelerin artık sadece Avrupa Birliği içerisinde değil, tüm dünyada yok edilmesi gerektiğidir.
Insanlığın başına gelmiş tüm savaş felaketlerinin kaynağının bu olduğunu asla unutmamalı ve bu gibi söylemlere kesinlikle göz yummamalıyız...!