?>

Batı Güvenlik Söyleminde Türkiye: Denge Siyaseti, Nükleer Gerçeklik ve Tarafsızlığın Sınırları

Dr. Volkan Yaşar

4 saat önce

Son dönemde Batı basınında Türkiye’ye yönelik güvenlik analizlerinin dikkat çekici biçimde sertleştiği görülmektedir. Bu analizlerin çoğunda Türkiye, potansiyel bir tehdit ya da “kontrol edilmesi gereken aktör” olarak tanımlanmakta; enerji politikaları, savunma kapasitesi ve dış ilişkileri bu çerçevede yorumlanmaktadır. Örneğin Michael Rubin (The Sunday Guardian, 22-28 Şubat 2026, New Delhi) değerlendirmesinde Türkiye’nin bu alandaki gelişmeleri güvenlik bakış açısıyla ele alınmakta, çeşitli senaryolar üzerinden yorumlamaktadır. Özellikle nükleer enerji projeleri ile nükleer silah kapasitesi arasında doğrudan bağlantı kurulması, teknik gerçeklerden çok jeopolitik kaygıların öne çıktığını göstermektedir.

Bu bağlamda Türkiye’nin Mersin’de inşa edilen Akkuyu Nükleer Güç Santrali etrafında yürüyen tartışmalar dikkat çekicidir. Projenin enerji üretimine yönelik sivil bir yatırım olmasına rağmen, bazı Batılı analizlerde bu tesisin dolaylı biçimde nükleer silah kapasitesiyle ilişkilendirildiği görülmektedir. Hatta son dönemde yayımlanan bazı yazılarda, Türkiye’nin bu tür projeler aracılığıyla kısa sürede nükleer silah geliştirebileceği yönünde spekülatif değerlendirmelere yer verilmiştir. Oysa nükleer enerji üretimi ile nükleer silah teknolojisi arasında teknik, hukuki ve kurumsal açıdan son derece karmaşık ve sıkı denetimlere tabi bir ayrım bulunmaktadır.

Akkuyu örneği aynı zamanda Türkiye’nin enerji güvenliğini çeşitlendirme çabasını da yansıtmaktadır. Bununla birlikte santralin finansman ve işletme modeline ilişkin uluslararası tartışmalar, projenin yalnızca teknik değil, jeopolitik boyutlarıyla da ele alındığını göstermektedir. Bu durum, enerji projelerinin dahi büyük güç rekabetinin bir parçası olarak yorumlanabildiğini ve Türkiye’nin artan kapasitesinin bazı çevrelerde stratejik kaygı konusu hâline geldiğini ortaya koymaktadır.

Ancak mesele yalnızca enerji değildir. İran-İsrail hattında artan gerilimle birlikte Batı güvenlik söyleminde ortaya çıkan yeni eğilim, Türkiye’nin bu krizde hangi tarafta konumlanacağı sorusunu daha görünür hâle getirmiştir. Bazı analizlerde açıkça ifade edilmese de Türkiye’nin İran karşıtı güvenlik eksenine daha net biçimde dâhil olması gerektiği yönünde örtük bir yönlendirme hissedilmektedir. Bu yaklaşım, Ankara’nın çok boyutlu dış politikasını bir tercihe zorlayan ikili bir çerçeve üretmektedir: “Ya cephede ol ya karşıda kal.”

Bu çerçevede bazı Batılı güvenlik analizlerinde, Türkiye’nin İran karşıtı güvenlik perspektifine daha belirgin biçimde dâhil olması gerektiği yönünde dolaylı bir beklentinin oluştuğu görülmektedir. Bu yaklaşım her ne kadar açık bir politika önerisi olarak ifade edilmese de Türkiye’nin bölgesel krizlerde daha net şekilde taraf olmaya yönlendirilmek istendiğine dair bir algıyı beslemektedir. Ancak bu tür bir yönlendirme, Türkiye’nin mevcut dış politika pratiği ile örtüşmemektedir. Türkiye, tarihsel olarak tek taraflı cepheleşmelerden ziyade denge üretme kapasitesine dayalı bir güvenlik anlayışı geliştirmiştir. Ayrıca NATO’nun kurumsal yapısı ve temel işlevi de üye devletleri belirli bölgesel çatışmalara zorunlu biçimde dâhil etmeye değil, kolektif savunma ve istikrarı sağlamaya yöneliktir.

Bu bağlamda Türkiye’nin İran-İsrail krizindeki rolü askerî hizalanma değil, arabuluculuk kapasitesidir. Türkiye hem İran’la konuşabilen hem İsrail’le diplomatik kanalı bulunan hem NATO üyesi hem de bölgesel diplomasi yürütme tecrübesine sahip nadir aktörlerden biridir. Bu konum, Türkiye’yi bir cephe ülkesi değil, bir denge ülkesi hâline getirmektedir.

Elbette Türkiye’nin askerî kapasitesi ve caydırıcılığı İran açısından da dikkate değer bir unsurdur. Ancak caydırıcılık ile aktif cepheleşme aynı şey değildir. Caydırıcılık, kapasitenin varlığıyla risk algısını yönetme gücüdür. Cepheleşme ise taraflılık ve uzun vadeli stratejik çatışmayı üretir. Türkiye’nin İran karşıtı açık bir bloklaşmaya girmesi, kısa vadede bazı çevrelerce tercih edilir bir adım gibi görülebilir; ancak bu durum uzun vadede Suriye, Irak, enerji güvenliği ve bölgesel istikrar açısından Türkiye aleyhine sonuçlar doğurabilecek bir risk alanı yaratabilir.

İran-İsrail hattındaki gerilimde dikkat çeken bir diğer unsur ise Çin’in görece sınırlı görünürlüğüne rağmen artan stratejik ağırlığıdır. Son yıllarda küresel ekonomik kapasitesi, finansal gücü ve diplomatik girişimleriyle öne çıkan Çin, doğrudan askerî bir taraf olarak sahada yer almasa da uluslararası sistemde denge üretme potansiyeli taşıyan bir aktör olarak değerlendirilmelidir. Özellikle İran ile geliştirdiği ekonomik ve siyasi ilişkiler ile bölgedeki enerji ve ticaret ağlarındaki etkisi, Çin’i dolaylı ancak önemli bir unsur hâline getirmektedir. Bununla birlikte mevcut kriz dinamikleri içinde Çin’in henüz doğrudan bir arabulucu rol üstlenmediği, ancak uzun vadede çok kutuplu sistemin şekillenmesinde ve olası diplomatik süreçlerde etkili olabilecek bir denge unsuru olarak öne çıktığı görülmektedir.

Bu nedenle asıl soru şudur: Türkiye bir tercih yapmak zorunda mıdır?

Başka bir ifadeyle, değişen dünya düzeninde Türkiye’nin tek bir güç blokuna kesin biçimde bağlanması mı beklenmektedir?

Türkiye’nin son yıllarda Rusya ile geliştirdiği ilişkiler, çoğu zaman “eksen değişimi” şeklinde yorumlansa da gerçekte bu durum daha çok bir denge siyasetine işaret etmektedir. Enerji iş birliği, ticaret hacmi ve bölgesel krizlerde yürütülen diplomasi, Türkiye’nin farklı güç merkezleriyle aynı anda ilişki kurabildiğini göstermektedir. Bu durum, klasik ittifak mantığından ziyade stratejik özerklik arayışıyla açıklanabilir.

Ancak Türkiye’nin Batı ittifakı içindeki konumu devam etmektedir. Bu ikili yapı, bazı çevrelerde tutarsızlık olarak değerlendirilse de aslında Türkiye’nin jeopolitik konumunun doğal sonucudur. Karadeniz, Orta Doğu, Balkanlar ve Doğu Akdeniz’in kesişim noktasında bulunan bir devletin tek yönlü bir dış politika izlemesi zaten mümkün değildir.

Nitekim modern jeopolitik teoriler, devletlerin davranışlarını ideolojik tercihlerden çok coğrafi zorunlulukların belirlediğini ortaya koymaktadır. Halford Mackinder’in “Kalpgâh” yaklaşımı, Nicholas Spykman’ın “Rimland” teorisi ve Alfred Thayer Mahan’ın deniz hâkimiyeti perspektifi birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye’nin bulunduğu coğrafyanın neden sürekli büyük güç rekabetine sahne olduğu daha iyi anlaşılır. Avrupa ile Asya’yı, Karadeniz ile Akdeniz’i, enerji yollarını ve ticaret hatlarını birbirine bağlayan bu bölge, yalnızca bir ülke değil, küresel güç projeksiyonunun kilit düğüm noktasıdır.

Tarih, bu gerçeği açık biçimde ortaya koyar. I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti, coğrafi ve askerî baskılar nedeniyle tarafsız kalma seçeneğini sürdürememiştir. II. Dünya Savaşı’nda ise Türkiye, İsmet İnönü liderliğinde yoğun diplomatik ve askerî baskılara rağmen savaşın dışında kalmayı başarmıştır. Bu dönemde hem Müttefikler hem de Mihver devletleri Türkiye’yi kendi yanlarında savaşa dâhil etmek istemiş; özellikle Almanya’nın Balkanlar ve Ege’deki askerî varlığı, teorik olarak Türkiye üzerinde doğrudan bir tehdit oluşturabilecek düzeye ulaşmıştır. Buna rağmen Türkiye, askerî caydırıcılık, diplomatik denge ve zaman kazanma stratejileriyle fiilî bir taraflaşmadan kaçınmış ve savaşın yıkıcı etkilerinden uzak durmayı başarmıştır.

Bugün ise tablo farklıdır. Modern savaşlar yalnızca cephelerde değil, hava sahasında, denizlerde, siber alanda ve uzayda yürütülmektedir. Uzun menzilli füze sistemleri ve nükleer silahlar, coğrafi mesafeleri büyük ölçüde anlamsız hâle getirmiştir. Bu nedenle olası bir küresel çatışmada tarafsız kalmanın geçmişteki kadar uygulanabilir bir seçenek olmayabileceği açıktır.

Ancak bu durum, Türkiye’nin kriz anlarında otomatik biçimde bir blok siyasetine dâhil olması gerektiği anlamına da gelmez. Arabuluculuk, yalnızca etik bir pozisyon değil, stratejik bir tercih olabilir. Çünkü bölgesel istikrarın korunması Türkiye’nin doğrudan ulusal güvenlik çıkarıyla bağlantılıdır.

Batı güvenlik söyleminde Türkiye’nin giderek daha fazla problemli aktör olarak gösterilmesi, aslında bu stratejik özerklik kapasitesine duyulan rahatsızlıkla da bağlantılı olabilir. Savunma sanayiindeki gelişmeler, bölgesel operasyon kabiliyeti ve çok yönlü diplomasi girişimleri, Türkiye’yi yalnızca bölgesel değil, küresel ölçekte etkili bir oyuncu hâline getirmiştir.

Sonuç olarak Türkiye’nin karşı karşıya olduğu mesele, “Batı mı Doğu mu?” sorusundan ibaret değildir. Asıl mesele, nükleer çağın gerçekleri içinde ulusal güvenliği nasıl sürdürebileceği ve kriz anlarında denge üretebilme kapasitesini koruyup koruyamayacağıdır.

Bu nedenle Türkiye’ye yönelik analizlerin, tehdit söylemlerine dayalı indirgemeci yaklaşımlar yerine, daha geniş tarihsel ve stratejik çerçevede ele alınması gerekmektedir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI