Önceki yazımda müslümanların ekonomik ve sosyal modernleşmeden pay alırken dünyevileştiğini vurgulamıştım. Bu yazımda dünyevileşme şeklinin toplumda doğurduğu ahlaki boşluğa değineceğim.
Geçmişteki çağdaşlaşma girişimleri, toplumsal düzeyde ortak bir ahlaki yapı oluşturma konusunda yeterlilik sağlayamamıştır. Benzer yetersizlikler İslami hareketlerde de gözlemlenmektedir.
İslam ahlakının temel kaynakları Kur'an-ı Kerim ve sünnettir. Müminler, Allah'ın rızasını doğru şekilde anlayıp hareketleriyle kazanmaya çalışırlar. İslami kaynaklar doğrultusunda bir değerler haritası oluşturulur ve bu, davranış ve tutumlara yön verir. Ancak değerler, maddi dünya içindeki hareketlerle anlam kazanır. Kur'an-ı Kerim'de "dünya" kelimesi, "ahiret"ten daha fazla geçmektedir. Bunun sonucunda dinde önemli bir zorluk yaşanır. Hayatın geçiciliği nedeniyle dünya işlerine eleştirel bir mesafe alınsa da, dünyanın akışına dahil olmak gereklidir.
Dini değerlerin bir şekilde dünyaya kaim olması, müminlerin davranış ve tutumlarının dünyevileşmesine yol açabilir. Siyasi ikbal, ticari çıkar ve makam elde etmenin ve korumanın islami kalıplara dökülmesi gerekir. Bu durum müslümanları dini değerleri içselleştirilme ya da araçsallaştırılma sorunu ile karşı karşıya bırakır.
Türkiye'de 2008 yılına kadar dinin siyasete ve ticarete karışması yasaktı. Bu durum dini kimliğin sivil tarikatlar tarafından savunulmasına yol açtı. Laiklik, İslami hareketleri kamusal alandan uzak tutmaya çalışırken, dini gruplar eğitim, ticaret ve siyaset aracılığıyla toplumsal hayata katıldı. ‘Milli Görüş’ gibi hareketler siyasi partiler kurarak dini değerleri siyasete taşıdı, askeri vesayete ise doğrudan karşı çıkmamayı tercih etti. Hareketin temelinde ahlak ve maneviyat vurgusu yer aldı; bu da laiklik sonrası oluşan toplumsal ahlak boşluğuna bir gönderme olarak ortaya çıktı.
Artık islami kimliğin ters düşmekten çekindiği sert bir laik yapı yok. Dinin siyasete alet edilip edilmemesi konusu bir ahlak sorunu haline geldi. Dindar kitleler AK Parti iktidarıyla siyasette giderek egemen oldular ve tüketim toplumunun öncüsü haline geldiler. Bu durum müslümanlarda dünyevileşme sürecini arttırıyor. Bunun da neticeleri bir ahlak sorununu beraberinde getiriyor: Serbest hareket alanları bulan müslümanlar, inancı içselleştirilerek mi yoksa kullanarak mı savunacak? Siyaset ve ekonomi alanındaki karmaşık meseleler islami değerlerle nasıl bağdaştırılacak? Zira, tarikatlarla kıyaslandığında parti oluşumu dahi dini değil, seküler bir olgudur.
Genel bir bakış söyle bir değerlendirmeye imkan verebilir: Modernleşme sürecinde, toplumsal ahlak alanındaki çelişkiler belirgin şekilde artmaktadır. Siyasi süreçlere dahil olan dindarlar, günaha karşı olumsuz bir tutum sergilerken, günah işleyen kişilere hoşgörüyle yaklaşabilmektedir.
Türkiye'de toplumsal yaşamda ve siyasette ortak bir ahlak anlayışının gelişmemesinin temel nedenlerinden biri, dini ve seküler unsurların etkisinin sınırlı olmasıdır. Hızla modernleşen toplumda ortaya çıkan değer boşluğu ve ahlaki temelin eksikliği, çözümü üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken önemli bir sorun olarak öne çıkmaktadır.