Son yıllarda dünya barışına verilen önem azaldı. Herkes kendi önemini öne çıkarma çabasında. Oysa küreselleşme, barış ihtiyacını daha da artırmıştı. İnsanlığın huzurlu bir geleceği için barışa ve küresel vicdana duyulan ihtiyaç büyüyor. Bu ihtiyaca cevap vermenin en önemli yollarından biri ise kültür diplomasisidir.
Kültürü, bir toplum için anlam taşıyan değerler ve uygulamaların bütünü olarak tanımlayabiliriz. Kültürün toplumları hem ayıran hem de birleştiren bir yönü vardır. Bir toplum, kendi kültürünü evrensel, diğer kültürlerden üstün ve kendi içinde türdeş görebilir. Kendi kültürünü aşırı yüceltmek ise kültürel bencilliğe ve benmerkezciliğe yol açar. Örneğin, “önce Amerika” diyerek kendi önemini dünyaya kabul ettirmeye çalışabilirsiniz; ancak böyle içe kapanık bir kültürel anlayışla diplomasi yürütmek zordur. Diplomasi yoluyla başka toplumlara kendinizi yansıtmanın yapıcı ve kabul edilebilir bir anlamı olmalıdır. Bunun için önce bir kültürün kendi içindeki karmaşıklığı ve farklılıkları görmek gerekir. Ayrıca kültürlerin sürekli etkileşim içinde olduğunu kabul etmeliyiz. Bu nedenle yurt dışı kültür politikası, kendini anlama biçimine ve kültürler arası diyaloğa dayanmalıdır.
Türkiye, yurt dışındaki kültürel imkânlarını kullanarak uluslararası barış ihtiyacına cevap vermeye çalışıyor. Ancak yürüttüğü kültür diplomasisinin anlamı ve yönelimi bakımından bazı zayıflıkları bulunuyor. Daha sağlıklı bir politika geliştirebilmek için bu eksiklikleri görmek kaçınılmazdır. Yapıcı bir kültür politikasını zorlaştıran iki temel sorun vardır. Birincisi, toplumun geniş kesimlerini bir araya getiren ortak bir kültürel kimliğin yeterince oluşmamış olmasıdır. Toplumsal değerler arasındaki denge, kültürel uzlaşıyla sağlanır; oysa Türkiye bu konuda varoluşsal bir mutabakat sorunu yaşamaktadır. Kültürel unsurlar, seküler ulusçuluk ile gelenekçi millilik arasında bölünmüş durumdadır. Bu nedenle kültür, toplumsal kimlik inşasının bir aracı hâline gelmiştir; böyle bir zeminin yokluğunda ise iktidarlar kültürü güç devşirmek için araçsallaştırır. Türkiye kamuoyu, laik ve İslami bakış açılarının kolayca çatışabildiği bir alandır. Bu ortamda taraflar kendi doğrularını mutlaklaştırmakta, başka doğrulardan çekinmekte ve sonuçta kendi deneyimlerine kapanmaktadır.
Dışa dönük olarak ise Türkiye, “ben büyüğüm” diyen stratejilere ağırlık veriyor ve kendini bu şekilde konumlandırmaya yöneliyor. Kültürü koruma, tanıtma ve yayma gibi amaçlar öne çıkıyor. Bu nedenle çoğu zaman yalnızca ülkenin olumlu yönlerini göstererek olumsuz algıları olumluya çevirmeye çalışıyor. Oysa bu yaklaşım yanlıştır. Asıl önemli olan, mümkün olduğunca içi ve dışı bir olmaktır. Kültür diplomasisi, kendi kültürüne başka kültürlerin aynasında bakabilme erdemidir. Burada bilmemiz gereken şudur: Kendimizden söz ettiğimizde, aslında başkasını da ima ederiz.
Kültürler sürekli karşılıklı etkileşim içinde gelişir. Bu nedenle kültürel farklılık ve özgünlüğün sınırlarını kesin çizgilerle belirlemek yanıltıcıdır. Asıl doğru olan, toplumların birbirini zenginleştiren ve güçlendiren ilişkiler kurmasıdır. Birbirinden öğrenmek, birlikte gelişmek gerekmektedir.