Çocuklar dünyaya geldiklerinde sandığımızdan çok daha fazlasını bilirler. Henüz kelimeler yokken, bedenleriyle hissederler. Henüz kurallar yokken, kalpleriyle yön bulurlar.
Aslında çocuklarımız doğduklarında özleriyle, duyularıyla ve kalp sesleriyle bağlantı hâlindedir. DNA’mızda saklı kadim bilgiyi, güvenmeyi, hissetmeyi ve sezgisel olarak ayırt etmeyi hatırlarlar. Hayata açık, kalpleri uyanık başlarlar.
Zamanla…“Dur”, “yapma”, “hissetme”, “abartma” denildikçe kendi duyularından ve kalplerinin sesinden uzaklaşırlar. Ve bu kadim bilgi, yavaş yavaş perdelenir.
Oysa bir çocuğun hayatta kendine yeten, güvende hisseden ve özşefkatli bir birey olarak büyümesi; duyularının, sezgisinin ve kalp sesinin desteklenmesiyle mümkündür.
Beş duyu, çocuğun dünyayla kurduğu ilk ve en güvenli köprüdür. Dokunarak güvende olduğunu hisseder. Görerek anlamlandırır. İşiterek bağ kurar. Koklayarak ve tadarak içgüdülerini besler.
Sezgi ve kalp sesi ise onun iç pusulasıdır. Ne zaman durması, ne zaman ilerlemesi gerektiğini fısıldar. Bilim bize bunun sinir sistemi regülasyonu ve duygusal güvenle ilişkili olduğunu söyler; tasavvuf ise kalbin, insanın hakikatle bağı olduğunu hatırlatır.
Çocuk duyularına ve kalbine yakın kaldığında; hayatla savaşmaz, onunla akmayı öğrenir. Bu yüzden çocuklarla yaptığımız her çalışmada sorumuz şu olmalı:“Onlara yeni bir şey mi öğretiyoruz,yoksa zaten bildiklerini mi hatırlatıyoruz?”
Oyunla, yoga ile, farkındalıkla yapılan çalışmalar tam olarak bunu yapar: Çocuğun içindeki bilgeliği yeniden görünür kılar. Ve belki de en büyük ebeveynlik hediyesi şudur:Çocuğun kendi kalbine güvenmeyi unutmamasına alan açmak.