Ramazan'a şeker, Kurban’a iş bayramı diyebiliriz. Şeker kelimesinin kökünde şükür vardır. Günahlardan arınmanın, cennetin kapısını biraz daha aralamanın, kendimizi şöyle bir sorguya çekmenin ve bunların getirdiği huzura şükretmenin bayramıdır Ramazan. Kurban da Hazreti İbrahim’in sözüne sadık kalışının, Hazreti İsmail’in Allah’a ve babasına itaat edişinin ve fıtratı kesmek olan bıçağın sükûtuna şükretmenin bayramıdır.
Ramazan'ın ağırbaşlı munis havasının aksine Kurban hareket dolu bir bayram olduğundan iş bayramı demiş eskiler. Haklılar da. Biz de bayrama temizlikle girdik herkes gibi. İş daha arife bile gelmeden kurbanın başı olarak uzattı kendini bize doğru. Aldık, kabul ettik ve ilk huzuru temizlik bitince yaşamaya başladık.
Köyde 6.20’ deydi bayram namazı. Erkenden kalkıp uyumadığım her gün gibi bugün de ayrı bir huzur doluydu. Zaten erkenden kalkıp uyumadığım her gün, bayramdan bir his uyanır içimde. Namaz dönüşü el öpmeler, sarılmalar doldurdu odayı. Hızlıca yapılan kahvaltı, erkenden kesilen kurban, bıçağın tahtaya konan ete gidip gelmesi bir anda oluverdi. Sonra yavaş yavaş evlerin avlularında duman tütmeye, yanık odun kokusu sokakları doldurmaya başladı. Eti şu kadar saat dinlendirin diyenleri es geçip erkenden ocaktaki cızırtılılardan gelen kavurmanın kokusunu içimize çektik.
Öğlen olmadan kavurmalar yendi. Sofradayken bir ara Allah’ım sen cümle Müslümanlara kurban sofrasına oturmayı nasip et, bu mutluluğu yaşamayı nasip et diye dua ettim içimden. Hatta Müslüman olmayanlara da nasip et dedim. Birlikte çok defa yemek yedik geniş ailemle ama Kurban sofrasının tadı başka oluyor. Çocukken de öyleydi. Kurban sofrası hep kalabalık olurdu. Kaşık seslerinden çınlayan beyaz çinko sini, bardak koydukça daha tok ve keskin bir ses yayardı. Çocuk gülmeleri, yetişkin buyrukları, yaşlıların istekleri tabak tabak kavurmanın dumanına karışırdı. Kurban olmakla yetinmeyip piştikçe kendini salmış, yumuşamış, yağıyla iyice ışıl ışıl bir hâl almış etlerin lezzetini kasaptan alınanlar tutamaz. Teslimiyetin, duanın, ibadetin lezzetini de yanına alan bu sofralar her kurbanda tekrar kuruluyor gönlümde.
Yetişirse ilk gün akşamına yoksa ikinci güne kalıyor bayram gezmesi. Köyde herkes herkesi tanıyor zaten. İnternette beğeni peşinde koşanların attığı bayram videolarındaki gibi asık suratlar olmuyor. Daha çok memnuniyet okuyorum yüzlerde.
Gittiğimiz bir yaşlının evi bizden önceki misafirlerle doluydu. Bizden sonra iki çocuklu bir aile geldi. Çocuklar yan yana koltuğun kenarına sıkıştılar. Kıvırcık saçları, bal renginde gözleri olan, sarıca yüzlü çocuklar odaya ışık saçtılar. El öpme faslından sonra kendi aralarında kıkırdamaya başladılar. Gürültü de etmediler. Bayram havası getirdiler bilmeden. Babaları nerde diye sorduklarında, akrabalarının kaçan kurbanlığının peşinden gitti dedi eşi. Bir gülümseme aldı herkesi ve onun üzerinden dönmeye başladı muhabbet. Kurbanlığın sahibi şu köydendi, şuydu derken herkes bir bağlantı buldu o köyle o kişilerle. Tanış oldu herkes kaçan kurbanın ipini tutmaya çalışırken.
Gelenlerden biri başına örme takke takmış, biraz da sakal bırakmış bir adamdı. Ben ona bakarken eşim eğildi bana doğru ve sizin oradaki yaşlılara benziyor dedi. Ben de aynı sebepten amcayı kadrajıma almıştım zaten. Oduncu gömleği, üstüne geçirdiği yeleği, takkesi, kavruk yüzüyle bizim oralardan gelmiş gibiydi.
Bir süre sonra çocukların babası geldi. Sıcaktan yanmış bir halde, meraklı bakışların eşliğinde sırayla el öptü. Odada neredeyse oturacak yer yoktu. Çocukların yanına sıkıştı ve anlatmaya başladı. Çok ayrıntı vermedi. Epey de yorgundu.
Büyüklerin muhabbet ettiği bir sırada ufak çocuk ne geldiyse aklına baba baba diye adamın kolundan çekiştirmeye başladı. Ses tonunu artırmadan baba baba bir şey diyeceğim demeye devam etti. Baba bu hafif tazyike kayıtsız kaldı. Karşı koltuktaki bir adamla konuşmasını sürdürdü. Çocuk bir iki daha dedi ve vazgeçti seslenmekten. İşte biz tam olarak böyle büyüdük. Sözlerimiz pek kâle alınmadı ama anne baba olunca kaç yaşında olursa olsun evlatları ciddiye almayı, onları dinlemeyi vazife bildik. Zamanında görmediğimiz ilgiyi, zamane çocuklarına gösterme çırpınışımızı bir film şeridi gibi getirdim önüme bu iki çocuğa bakarak. Doğru yanlış denklemine girmeden.
Kurban kesme hikâyeleriyle bayram gezmemiz devam etti. Kurban yorgunluğu sinmiş yüzlerdeki mutluluğu okumaya çalıştım. Yaşlı yüzlerdeki derin çizgilerin yaşlı gözlere hiç dokunmadığına bir kere daha şahit oldum. Her evde başka konu açıldı. Futbol, siyaset, hastalık, çocuklar, kaçan koyun, ikindiye doğru yağan yağmur… Zamanın yavaş aktığı ziyaretler de oldu. Nasıl geçtiğini anlamadığım da. Bu böyledir zaten. Bayram uzunca bir hayatın kısa provası gibidir. Seven, sevilmeyen, huzur, neşe, kaygı, endişe hepsi aynı anda yaşanır. Ben içlerinden güzel olanları seçiyorum. Allah tekrarını nasip etsin. Her bayramlara eriş dualarının etkisine inanıyorum. Her kurbandan sonra yağan yağmuru rahmet bilip bıçak sesi, çocuk sesi, kemik sesi, kaşık sesi, kolonya, sesi, şeker sesi, çay sesi, para sesi ve daha fazlasını birkaç harfe sığdırıp iyi bayramlar temennisine dönüştürüyorum. Köyden dönerken, anne biz de Tavas’ta bayram ziyareti yapacak mıyız diye soran evlatlarıma evet deyip bayram gezmesine devam etmeyi düşünüyorum… Belki bir şiir götürürüz yanımızda. Kim bilir…
Cân bula cânânını
Bayrâm o bayrâm ola
Kul bula sultânını
Bayrâm o bayrâm ola
Hüzn ü keder def' ola
Dilde hicâb ref' ola
Cümle günâh af ola
Bayrâm o bayrâm ola…
