Aşkî

Aşkî
03-07-2026

Denize girmek her daim eğlenceli, şamatalı, ben de orda olsam dedirten bir durumdur karşıdan göründüğü kadarıyla. Kenarda gülücükleriyle göğü çınlatan çocuklar denizden büyüklerin elde edemeyeceği bir hazineyi her defasında yeniden bulup çıkarıyor gibidir.

Yüksek bir yerden atlayanlar, birine yüzme öğretmeye çalışanlar, suyun içinde ayakta muhabbet edenlerle deniz bir cümbüş yerine döner. Işık, renk, ses, koku birbirine geçmiş bir bulamaç haline gelmiştir. Dipten kopup gelen yosun parçaları, küçük dallar, bazı atıklar kenarda oynaşıp durdukça su temiz değil hissi verir. Güneş kremlerinin suyun üzerinde yağlı bir tabaka halinde kıvrıla kıvrıla gidişi, insanlardan yayılan parfüm kokusu denize giriş kapısında aşılması, en azından göz ardı edilmesi gereken nahoşluklardır. Ben öyle hemen suya giremediğim için bu ayrıntılar gözüme görünüyor.

Suya ayaklarım girince başlayan ürperme suda adım attıkça artarak devam eder. Dizlerime kadar gelen suyun soğukluğu, sırtımdan vuran güneşin sıcaklığı vücudumun ısı dengesini alt üst ederken tercihimi soğuktan yana kullanıp bir iki adım daha atarım. Önüme gelen dallar, ölü böcekler, çocuk çığlıkları, yüksek ses müzik, ayağıma giren taşlar, bulanık ve yağlı su bir bezginliğin ortasında tereddütte bırakır beni. Tamamen suya girince vücuduma birden hücum edecek olan soğuğu düşünüp o ânın katılığını zihnimde eritmeye, yumuşatmaya çalışırım. Koşarak gelip ayaklarından suyu fıskiye gibi etrafına saçarak hızlıca denize dalan birini görünce maşallah ne de Çilesiz girdi hemen suya diye tebrik ederim. Suya girebilme faslı uzar böyle sağa sola baktıkça. Yarı belime kadar gömülü vaziyette birkaç dakika daha bekledikten sonra kabul ânının geldiğine ikna olarak derin bir nefes aldıktan sonra (sanki ne işe yarayacaksa) emanet edebilirim kendimi suya.

Hareket ettikçe ısınırsın diyen kadim öğretinin gereği bir iki dakika durmaksızın kulaç atarım. Suyun bana benim suya alıştığım anda sanki başta aldığım derin nefesi saklamışım gibi uzunca bir süre nefesimi boşaltırım. Sakince yüzmeye başladıktan sonra suda başka bir dünya kurulmaya başlar benim için. Kıyıdaki sesler çekilir, tabiatın kendisi çınlamaya başlar içimde. Bu ayaklarımı yerden kesen büyük su birikintisinin içinde anne karnı huzuru bulurum her çırpınışımda.

Suyun yüzünde öbek öbek kurulup yıkılan minik dalgaların suya tekrar kavuşurken çıkardığı ses an be an kulağımda son bulur. Suyun bu her yekinişinden arta kalan zerreler inci gibi saçılır her yanıma. Beyaz, parlak, hemencecik yanıp sönen inciler. Kulaç attıkça saçılan incilerin sayısı artar ve irileşir. Suyun üzerinde köpükler, baloncuklar birbirleriyle yarışır. Her rüzgâr esişinde, her kulaç atışımda mütemadiyen bu şölen tekrarlanır.

Suyun rengi lacivert, yeşil, hâki, neftî, mavi, gümüşî arasında gidip gelir. Kaplumbağa kabuğu gibi birbirine kenetlenmiş su öbekleri bu renkleri elden ele dolaştırır kendi içinde. Hiçbiri aynı anda aynı rengi tercih etmez. Rüzgâr estikçe, bulutlar gölge ettikçe, güneş vurdukça değişir renkler, desenler. Bir taraf gece gibi lacivertken, güneşin parlattığı yerlerde ışık yansımaları görünüp kaybolurken binlerce gümüşservi çizmektedir. Kadife yeşili gibi yumuşacık olmakta bir taraf, bir taraf da koyu mavi...

Şimdi ressamlar düşünsün güneşin doğu tarafından gelen ışıklarının çizdiği gümüşî rengin batı tarafından geldiği zaman aynı olmadığını göstermenin yolunu. Ya da şairler yazsın bu ışıklı, kıvıl  kıvıl yolun kalpte bıraktığı duyguyu. Suda şöyle bir dönünce suyun her noktasında ayrı bir renk, ayrı bir desen, ayrı bir kıvrım dantel dantel serilir önüme. Işık, renk, ses, koku aslı hüviyetine bürünür izlerken.

Sarıp sarmalar beni sular, anne gibi içten bir kucaklamaya açarım kollarımı. Öperim suyu yanaklarından. İlerledikçe artar tenhalığım, denizin ortasındaki sonsuzluk en kıymetli yalnızlığım. Bu yalnızlıkta çözüldü dilim ve sordum; Ey güzel Allah’ım sen bu kadar suyu buraya nasıl doldurdun? Bunca suyu minicik gözlerime nasıl sığdırdın? Nasıl yakıştırdın bunca rengi birbirine? Şu güzel deniz kokusunu rüzgârın sırtına nasıl sardın?

Ayaklarım yere değmiyor, suda uçuyor gibiyim. Bir sonsuzluk neşesi var denizde. Sanki tüm dertlerimi kıyıda, suya bütün kibriyle yayılmış güneş kreminin üzerine bırakıp gelmiş gibiyim. Sana doğru uzanan ipin ucunu açık açık görmüş ve ona tutunmuş gibiyim. Artık bir deniz var, bir ben, bir de Rabbim. Deniz bana Burak olmuş, kendi miracımın peşindeyim. Her kulaçta bir tesbih tanesini sağa kaydırıyor gibi şükürle kımıldanır dilim.

Bu yosun kokusu, bu turkuaz gökyüzü, bu beyaz bulutlar birleşince suyla; biraz lacivert, biraz hâki, biraz neftî bir renk çıksa da ortaya anlıyorum suyun rengi derinlere gittikçe Aşkî...

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ?