Ana içeriğe geç

eura24.com - Avrupa'dan haberler ve köşe yazıları. Tarafsız, güçlü, dinamik: yazarlarımızdan en güncel yazılar, Almanya ve Avrupa gündemi, Türk dünyası, kültür, sanat ve yaşam.

Nur HAKTAN
Nur HAKTANKöşe Yazarı

“Şafağın ne zaman geleceğini bilmeden her kapıyı açıyorum.” der Emily Dickinson. Kapıları neye açar insan?

Hayatında ne olsun ister?

“Şafağın ne zaman geleceğini bilmeden her kapıyı açıyorum.” der Emily Dickinson. Kapıları neye açar insan?

Hayatında ne olsun ister?

Hangi konularda umut eder?

Umudun binbir çeşidi vardır ama elbette ilâhî rahmete ve yardıma dair umut, ilk sırayı alır bir müminin kalbinde.

Geleceğe dair umut, hastalıkların iyileşeceğine dair umut, kötü yaşantıların geride kalacağına dair umut, kendine dair umut, ilişkilerin güzelleşeceğine dair umut, bir aileye sahip olabileceğine dair umut, rızka ve berekete dair umut, çalışma ve başarıya dair umut, toplumun geleceğine dair umut, insanlığa dair umut, iyiliğin ve adaletin geleceğine dair umut, çocuklara ve gelecek nesillere dair umut, ahiretin iyi olacağına dair umut... Umut gerçekten de binbir ayaklıdır. Daha sayamayacağımız nice güzelliklere dair umudu canlı tutmak yaşamın vazgeçilmez bir kuralıdır.

Umut bir inanç, duygu ve düşüncedir. Dinamiktir; alternatif yollar üretecek bir çaba, iyimserlik, cesaret ve en önemlisi amaçlara ulaşmak için kendini yeterli hissetmeyi gerektirir.

Umut, umutsuzluğun karşıtı olarak kişinin kendisini geleceğin iyilik ihtimaline açık tutmasıdır. Umut, geleceğin mutlaka istediğimiz gibi olacağını düşünmek değildir. Daha temel bir şeydir:

Geleceğin henüz kapanmadığını hissetmektir umut.

İnsan bazen bugünkü acısını geleceğin tamamı zanneder. Bugünün yükü çok ağırsa yarının da böyle olacağını düşünür. Oysa yarının bugünden ibaret olmadığını fark etmek, umudun başlangıç noktalarından biridir.

Kur’an-ı Kerîm, insana en zor zaman örnekleriyle şunları hatırlatır:

Hz. Ya‘kūb, oğullarını Yûsuf'u ve kardeşini aramaya gönderirken şöyle der:

“Ey oğullarım! Gidin de Yûsuf’u ve kardeşini iyice araştırın, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü inkâr edenlerden başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez!”

(Yûsuf, 12/87)

Burada dikkat çekici olan, Hz. Ya‘kūb’un yaşadığı acıya rağmen aramayı sürdürmesidir. Umut, acının yokluğu değildir. Acının içinde geleceğe açık kalabilmektir.

Kur’an başka bir yerde de insanın kendi geçmişini, hatalarını ve düştüğü yeri geleceğin tamamı zannetmemesi gerektiğini söyler:

“De ki: Ey kendi kendilerine kötülük eden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.”

(Zümer, 39/53)

Bu ayet, umudun sınırını insanın kendi hesabıyla belirlememesi gerektiğini düşündürür. İnsan başına gelenleri veya yanlış seçimlerini değerlendirirken “Artık her şey bitti, dönüş yok” diye düşünebilir. Geçmişine bakıp geleceğini kapatabilir. Oysa ilâhî rahmet, insanın kendisi için çizdiği sınırdan daha geniştir.

Bu düşünceyi son derece güçlü biçimde taşıyan bir kudsî hadis de vardır:

“Ey Âdemoğlu! Sen bana dua ettiğin ve benden ümidini kesmediğin müddetçe, ne kadar günah işlemiş olursan ol, onları bağışlarım ve buna aldırmam. Ey Âdemoğlu! Günahların gökyüzünü dolduracak kadar çok olsa, sonra da benden bağışlanma dilesen seni bağışlarım ve buna aldırmam. Ey Âdemoğlu! Yeryüzü dolusu günahla huzuruma gelsen ve bana hiçbir şeyi ortak koşmamış ol yeter ki, ben de seni yeryüzü dolusu mağfiretle karşılarım.”

(Tirmizî, Deavât, 98, 3540)

Bazen insan kendisi, hayatı ve geleceği hakkında kesin bir hüküm verir. “Artık değişmez.” “Bundan sonra iyi olmayacak.” “Ben böyleyim.” “Hayat bundan ibaret.” diye düşünebilir.

Burada Kierkegaard’ın umutsuzluk ile ilgili sözleri de üzülmekten daha derin bir yere işaret eder. Umutsuzluk yalnızca üzüntü değil, insanın varoluşuyla bağının kopması meselesine yaklaşır.

İnsan bazen tarihin gürültüsü içerisinde kaybolduğunu düşünebilir. Kalabalıkların içinde isimsiz bir şekilde yaşar, yaptığı iyilikler görünmez, adı hatırlanmaz. Ama isimsiz kalmak ile izsiz kalmak aynı şey değildir. Emeklerin görünür olması ile kişinin değerli olması da aynı şey değildir. Bir insanın hayatını değerli kılan, görünür olması veya hatırlanması mıdır; yoksa bıraktığı iz midir? Unutulmak veya görülmemek ile boşa gitmek aynı şey midir?

İnancımızın bize öğrettiği en önemli ilkelerden birine göre, insanın geride bıraktığı izlerden biri, başkalarının hayatında devam eden iyiliktir. "The Mission" filminin sonunda dile getirilen şu düşünce de burada anlam kazanır: "Ölenlerin ruhu, yaşayanların hafızasında yaşamaya devam eder."

İnsan, sonucunu kendisi göremese bile yaptığı iyiliğin, taşıdığı sözün, bıraktığı etkinin kendisinden sonra devam edebileceğine inanabilir. Bu da umudun başka bir biçimidir.

Kierkegaard'ın eserlerinde belirttiği gibi dünyanın bütün sıfatları bir gün susar. İnsan ister kral olsun ister sıradan bir vatandaş; ister zengin ister yoksul, ister tanınmış ister isimsiz… Bir noktada bu sıfatların hiçbiri insanın asıl değerini belirlemez. Peki bütün bu sıfatlar sustuğunda geriye ne kalır? Geriye kalan insanın kendine, Yaratıcıya ve hayata dair umududur.

Bu noktada taklit de önemli bir mesele hâline gelir. İnsan kendine olan ümidini koruyup hayatını yaşamak yerine sürekli başkalarının hayatlarını, ölçülerini, beklentilerini ve kimliklerini taklit ederse kendisinden uzaklaşabilir. Şöyle bir zincir ortaya çıkabilir:

Taklit → kendinden uzaklaşma → umutsuzluk.

Umut bu noktada insanın yeniden kendi hayatına, kendi imkânlarına ve kendi varoluşuna dönmesinin bir yolu olabilir.

Belki umut yalnızca duygudan ibaret değildir. Cahit Külebi’ye atfedilen “İnsan güçlü olmadığı zaman akıllı olmak zorundadır.” sözü burada başka bir çağrışım kazanır. İnsan her zaman kendisini güçlü hissetmeyebilir; fakat akıl, önünde başka ihtimaller bulunduğunu görebilir. Belki de umut, akıldan insana düşen bir paydır ve kimi zaman duygudan ziyade bir düşünme biçimidir.

Ama umut sadece aklın da ürünü değildir. İnsan doğasının, iyileşmeye ve hayata yeniden yönelmeye doğru bir hareketi vardır. İnsan derinden yaralandığında bir daha iyi hissedemeyeceğini sanabilir. Oysa zamanla kendi doğası, fıtratı ve yaşama yönelme gücü onu yeniden toparlayabilir. İnsanın biyolojik yapısının kendi kendini onarma kapasitesi olduğu gibi, ruhunun da böyle bir kapasitesi vardır.

Bu yüzden umut bazen dışarıdan verilen bir teselli değil, insanın içinde yeniden filizlenen bir yaşama imkânıdır. Bu imkanı içimizde yaratan Allah'a hamdolsun.

Umut ile umutsuzluk da bütünüyle bireysel ve kapalı şeyler değildir. İnsanlar birbirlerinden umudu öğrenebilirler; keza umutsuzluğu da öğrenebilirler. Bir çocuk, yetişkinlerin krizler karşısında nasıl davrandığını görerek hayat hakkında çok şey öğrenir.

“Zor zamanlarda da hayatın içinde kalınabilir.” düşüncesi öğrenildiği gibi; “Çıkış yoksa hayatın anlamı da yoktur.” düşüncesi de öğrenilir.

Bu nedenle umut yalnızca kişinin kendi içindeki bir duygu değil, ilişkiler içinde taşınabilen bir tutumdur.

Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, umutsuzluğun en ağır biçimlerinden biri olan intihar yoluyla insanın hayatla bağını tamamen koparmaya yönelmesinde, ilişkiler içerisinde öğrenilenlerin de bir payı vardır. intihar girişiminde bulunmuş olan anne veya babanın çocuklarının intihara yönelmesinin daha kolay olduğu bir gerçektir. Hayatın zorlukları içerisinde çaresiz kalıp intihar girişiminde bulunmuş yetişkinlerin, çocuklarının şayet bu durumdan bir şekilde bilgileri olmuşsa onlara bu tür girişimlerin bir çözüm olmadığını, umudu kaybetmeden başka çareler ve imkanlar aramaya devam etmenin daha kıymetli olduğunu söylemeleri faydalı olacaktır.

Çünkü umut, intihar düşüncesinin karşısında önemli bir psikolojik ve varoluşsal dayanaktır. İnsan geleceğin tamamen kapandığına inandığında çıkışsızlık duygusu güçlenebilir. Geleceğin henüz kapanmadığını görebilmek ise hayatla bağı yeniden kurabilecek bir kapı açabilir. Elbette umut tek başına bütün ruhsal, bedensel veya ekonomik krizleri çözen bir reçete değildir; fakat insanın önünde hâlâ bir ihtimal bulunduğunu ümit edebilmesi çok değerlidir.

İşte bu gibi durumlar bakımından da umut “binbir ayaklıdır.” Tek bir kaynağa bağlı değildir. Bir insanın sözü, bir dostun varlığı, bir çocuğun gülümsemesi, geçmişten kalan bir hatıra, inanç, dua, iyilik, zaman ve benzerleri yeni bir başlangıç olabilir. Bazen insan umudun nereden geleceğini kestiremez.

Umuda yolculuk, belki de insanın “artık hiçbir şey değişmez” dediği yerden “henüz her şey bitmedi” diyebildiği yere doğru yaptığı yolculuktur.

Kadim bir kutsal metinde şöyle denir:

“Işık karanlıkta parlar ve karanlık onu alt edemez.”

Bu cümle, umudu anlatmak için güçlü bir metafor taşır. Işığın varlığı için bütün karanlığın ortadan kalkması gerekmez. Bazen umut, karanlığın içindeki küçücük bir ışık gibidir. Karanlık vardır; fakat bütün gerçeklik karanlıktan ibaret değildir.

Belki insanın yapması gereken de budur: Karanlığı inkâr etmeden ışığın ihtimalini korumak.

Kur'an-ı Kerim'de seyehat etmenin önemine sık sık vurgu yapılması, peygamberlerin hicret kıssalarına yer verilmesi ve Hac ibadetinin farz kılınması, Allah'ın arzının, rızkının ve imkanlarının genişliğini idrak edebilmenin, çeşitli yaşam örneklerine şahit olabilmenin hikmetlerini taşır. İnsan aynı mekanda körleşebilir. Başucunda duran imkanı veya nimeti farkedemeyebilir. Böyle zamanlarda fiziksel hareket, zihinsel hareketi tetikleyebilir.

Okur görüşleri
0 yorum
Yorum yaz
Yorumlar yayın ilkelerine göre incelenir.
Yorumları göster0 yorum
Henüz yorum yapılmamış. İlk Yorumu Siz Yapın