
Çocukluğumun bayramlarını düşündüğümde zihnimde ilk beliren şey heyecanın kendisi oluyor. Bayram daha gelmeden günler önce başlayan o tatlı telaş… Şimdi dönüp baktığımda, galiba bayramın kendisinden çok o bekleyişin büyüsüymüş bizi mutlu eden. Tabii biz işin eğlence tarafındaydık.
Bayram alışverişleri mesela… Bayramın olmazsa olmazı bayramlıklar; yeni kıyafetlerin alınması, poşetlerin eve gelmesi, yatağın kenarına bırakılması ve benim o meşhur bilekten bağlanan rugan ayakkabılarım. Kırmızı, siyah, bazen beyaz… Parlak parlak, renk renk… Sanki sadece bayram günleri yürümek için var olmuş gibi duran o ayakkabılar. Dantelli çoraplarımla ne de güzel olurdu. Akşam yatarken onları yatağımın yanına koyar, sabah kalkınca ilk iş kontrol ederdim. Sanki gece biri gelip götürebilirmiş gibi.
Arife gecesi ise bambaşka bir ritüeldi. Evde tatlı bir hareketlilik olurdu. Ertesi günün planı yapılırdı: Kim ne giyecek, kim kaçta kalkacak, bayram namazı saat kaçta kılınacak… Annem saati kaça kuracağını konuşur, babamı uyandırmayı planlardı. Ama biz de -kardeşlerimle birlikte- erkenden kalkardık, bir an önce bayramlıklarımızı giymek için sabırsızlanarak. Babamın hazırlanışını izlemek bile başlı başına bir törendi. Uyanır uyanmaz abdestini alır, tertemiz bayramlık takımını giyer, büyük bir özenle hazırlanırdı. Sonra camiye giderdi. Biz de heyecanla dönüşünü beklerdik.
Kısa bir süre sonra evimiz şenlenirdi. Amcamlar, dayımlar, yengemler, kuzenler… Birer birer gelirlerdi. Yengelerim ellerinde tepsilerle kapıdan girerdi. Annem zaten sabahın erken saatlerinden beri bir sürü şey hazırlamış olurdu. Masaya sığmak mümkün değildi. Yer sofraları kurulurdu birkaç tane. Şimdi yazarken fark ettim de… Galiba en çok o kalabalık bayram kahvaltılarını özlüyorum. İnsan sesinin birbirine karıştığı, kahkahaların sofraya karıştığı o anları.
Çocukluğumdan hatırladığım trajikomik bir bayram hikâyesi de var. Babamın affına sığınarak anlatmak isterim. Bir bayram sabahı yine özenle hazırlanıp bayram namazına gitmişti. Eve dönüşü hiç beklediğimiz gibi olmamıştı, kapı açıldı ve babam… yalınayak eve girdi. Biz kardeşlerimle büyük bir şaşkınlıkla bakakalmıştık. Ama çocuk aklı işte… O an babamın haline değil de daha çok ayakkabılarına üzülmüştük. Çünkü yeni ayakkabılarını o gün giyemeyecekti! Camide çalınmıştı, gitmişti güzelim yesyeni ayakkabıları. Üstelik bu olay bir kereyle de kalmamıştı. Ama babamın gülerek “ Demek alanın ihtiyacı varmış” demesi hepimizi kahkahaya boğardı ve o gün boyunca neredeyse tüm misafirlere de bu hikaye anlatılırdı. Eminim bunu okuyan birçok kişi ya kendisinin ya da bir yakınının başına gelmiş benzer bir hikâyeyi hatırlayacaktır.
Bayram günleri sadece ev ziyaretlerinden ibaret değildi. Gençler, çocuklar hep birlikte lunaparka giderdik. Ah ne çok eğlenirdik… Dönme dolaplar, çarpışan arabalar, kahkahalar… Gün hiç bitmesin isterdik. Akşam olduğunda içimizde tatlı bir yorgunluk olurdu ama mutluluğumuz hiç eksilmezdi.
Bol bol çikolata, şeker ve harçlık toplardık ama ben en çok çikolata alınca mutlu olurdum. Çünkü o yıllar şeker ağırlıklıydı, çikolata ise bazı evlerde nadiren dağıtılırdı. Benim gibi bir çikolata canavarı için en güzel hediyeydi o zamanlar. Bebekliğimden beri anlatılanlara göre ana besin kaynağım bile olabilir. Lise yıllarımda bile hemen her teneffüs elimde bir çikolata olurdu. O dönemlerde babama bir önceki akşamdan sipariş verip, ertesi gün akşam iş dönüşünde tadelle getirttiğimi hatırlıyorum. Sanki kendim alamıyormuşum gibi. Ama o anı, babamın alıp geldiği tadellenin tadı benim aldığımdan daha güzel olurdu her zaman.
Eski bayramlara dair anlatılan bazı gelenekleri ise ben bile sonradan öğrendim. Mesela hiç mendilin içinde harçlık ve şeker aldınız mı? Ben almadım. Ama anlatılırdı. Eskiden ince düşünceli insanlar çocukları utandırmamak için harçlık ve şekerleri bembeyaz bir mendilin içine koyup verirmiş. Ne zarif bir düşünce değil mi?
Geçenlerde sevdiklerimle sohbet ederken bir başka şey daha öğrendim. Çok eskiden “Bayram Gazetesi” çıkarmış. Ben bu konuda biraz cahil kalmışım doğrusu; ya hiç duymamıştım ya da unutmuşum. Küçük bir araştırma yaptım. Bayram Gazetesi, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti tarafından 1952’de başlatılmış. Amaç, gazetecilerin de bayramda tatil yapabilmesiymiş. Bayram günlerinde günlük gazeteler basılmadığı için tek bir ortak gazete çıkarılırmış ve bu gelenek 1993’e kadar devam etmiş. İnsan bu tür ayrıntıları öğrenince geçmişin inceliklerine bir kez daha hayran kalıyor.
Bugün ise hayat beni başka bir ülkede, Almanya’da, bambaşka bir ortamda bayramları karşılamaya şartladı. Her ne kadar o hatırladığım bayram coşkusunu, burda, o şekilde yaşama imkanı bulamasam da yine de çocuk gibi heyecanlanırım o gün. Tüm eksiklere rağmen burada yaşadığım bazı olumlu gelişmeler de içimi ısıtıyor doğrusu. Alman iş arkadaşlarımın zamanla bizim kültürümüzü ve bayramlarımızı tanımaya başladığını görmek beni gerçekten çok mutlu ediyor. Ramazan ayında oruç hakkında yaptığımız sohbetler, merakla sordukları sorular… Bayram yaklaşırken yaptıkları küçük sürprizler, bayram günü içtenlikle söyledikleri “iyi bayramlar” dilekleri. Hatta öğrencilerin o tatlı telafuzlarıyla Türkçe olarak “iyi bayramlar” diye gelip gelip sarılmaları. Özellikle Türkçe söylemek için bunu önceden çalışmaları, büyük bir çaba göstermeleri; o kadar değerli ki…
Ben de çoğu zaman bayram günlerinde baklava alıp giderim okula. Hep birlikte kutlarız. O an sanki aramızda kültür farkı kalmaz; sanki onlar da bizden biri olur. Böyle bir ortamda çalışıyor olmak, bu samimiyeti yaşayabilmek bana kendimi gerçekten çok şanslı hissettiriyor.
Belki bugün bayramların eski heyecanı geçmişteki kadar yoğun yaşanmıyor. Hayat daha hızlı, insanlar daha meşgul, kalabalık sofralar biraz daha seyrek. Ama yine de bayramın özünde değişmeyen bir şey var; bir araya gelmek, hatırlamak, hatırlanmak. Çünkü aslında sevdiklerimizin hayatta oluşu başlı başına bir hediye. Onlarla birlikte geçirebildiğimiz her anın kıymetini bilmek gerekiyor.
Sevdiklerimizi kaybetmediğimiz, sohbetin, kahkahanın ve hatıraların bol olduğu, şeker tadında bir bayram diliyorum.
(Foto 22 Aralık 1968):

Bugün ise hayat beni başka bir ülkede, Almanya’da, bambaşka bir ortamda bayramları karşılamaya şartladı. Her ne kadar o hatırladığım bayram coşkusunu, burda, o şekilde yaşama imkanı bulamasam da yine de çocuk gibi heyecanlanırım o gün. Tüm eksiklere rağmen burada yaşadığım bazı olumlu gelişmeler de içimi ısıtıyor doğrusu. Alman iş arkadaşlarımın zamanla bizim kültürümüzü ve bayramlarımızı tanımaya başladığını görmek beni gerçekten çok mutlu ediyor. Ramazan ayında oruç hakkında yaptığımız sohbetler, merakla sordukları sorular… Bayram yaklaşırken yaptıkları küçük sürprizler, bayram günü içtenlikle söyledikleri “iyi bayramlar” dilekleri. Hatta öğrencilerin o tatlı telafuzlarıyla Türkçe olarak “iyi bayramlar” diye gelip gelip sarılmaları. Özellikle Türkçe söylemek için bunu önceden çalışmaları, büyük bir çaba göstermeleri; o kadar değerli ki…
Ben de çoğu zaman bayram günlerinde baklava alıp giderim okula. Hep birlikte kutlarız. O an sanki aramızda kültür farkı kalmaz; sanki onlar da bizden biri olur. Böyle bir ortamda çalışıyor olmak, bu samimiyeti yaşayabilmek bana kendimi gerçekten çok şanslı hissettiriyor.
Belki bugün bayramların eski heyecanı geçmişteki kadar yoğun yaşanmıyor. Hayat daha hızlı, insanlar daha meşgul, kalabalık sofralar biraz daha seyrek. Ama yine de bayramın özünde değişmeyen bir şey var; bir araya gelmek, hatırlamak, hatırlanmak. Çünkü aslında sevdiklerimizin hayatta oluşu başlı başına bir hediye. Onlarla birlikte geçirebildiğimiz her anın kıymetini bilmek gerekiyor.
Sevdiklerimizi kaybetmediğimiz, sohbetin, kahkahanın ve hatıraların bol olduğu, şeker tadında bir bayram diliyorum.
