Aynı Evde İki Yalnızlık
Bazen bir evin içinde iki kişi yaşar ama o evde tek bir yalnızlık dolaşır. Dışarıdan bakıldığında her şey olması gerektiği gibidir. Kapı her akşam aynı anahtarla açılır, sofraya tabaklar konur, çamaşırlar yıkanır, faturalar ödenir, hayat kendi düzeninde akıp gider. Hatta uzaktan bakan biri imrenerek “Ne güzel bir düzenleri var” bile diyebilir. Ama o düzenin içinde, kimsenin görmediği küçük bir boşluk vardır kimi zaman. Başta fark edilmez. Sonra yavaş yavaş büyür ve bir gün iki insanın tam ortasına yerleşir.
Evlilik çoğu zaman büyük kavgalarla değil, küçük suskunluklarla değişir. “Şimdi yorgunum, sonra konuşuruz…” “Boş ver, büyütmeye değmez…”
Derken bir kırgınlık içerde kalır, bir hayal paylaşılmadan geçip gider. İnsan bazen huzuru koruduğunu sanarak susar. Oysa o sessizlik, görünmez bir duvar örmeye başlamıştır bile.
Bir zamanlar saatlerce konuşulan konular vardır. Gelecek planları, hayaller, korkular, çocukluk anıları, küçük mutluluklar... Tek bir kelimeden bile saatlerce sürebilecek sohbet konusu bulabilen, birbirini dinlemeye doyamayan iki insan.Sonra bir gün fark edersiniz ki konuşmalar kısalmış. Cümleler görev gibi kuruluyor. Sohbetler yerini “Yemek hazır mı?”, “Fatura ödenmiş mi?” ye bırakmış.
Oysa bir evi yuva yapan şey sadece birlikte yaşamak değildir. Aynı hayatı paylaşabilmektir. Aksi; dört duvardan ibarettir.
Ev arkadaşı olmakla hayat arkadaşı olmak arasındaki fark burada başlar. Ev arkadaşıyla sorumlulukları paylaşırsınız, hayat arkadaşıyla kalbinizi. Ev arkadaşıyla aynı evi paylaşırsınız, hayat arkadaşıyla aynı duyguyu. Ev arkadaşıyla aynı sofraya oturursunuz, hayat arkadaşıyla aynı hikâyeyi yazarsınız.
Tam da burada, yıllar önce duyduğum, hemen hepimizin bildiği bir hikâye gelir aklıma:
Yaşlı bir adam, her sabah erkenden kalkar, hazırlanır ve huzurevine gider. Eşi oradadır. Alzheimer olmuştur, çoğu zaman onu tanımaz.
Bir gün arkadaşları sorarlar: “Her sabah böyle hazırlanıp nereye gidiyorsun?”
Adam gülümser: “Eşimle kahvaltı etmeye.”
“Ama o seni tanımıyor…” derler.
Adamın cevabı çok sade, çok derindir: “Evet… O beni tanımıyor. Ama ben onu tanıyorum.”
Belki de hayat arkadaşlığı tam olarak budur. Hatırlanmak değil, hatırlamaya devam etmektir. Sevilmek değil, sevmeyi sürdürmektir.
Ama günümüzde ilişkiler biraz aceleye gelmiş gibi. Hızlı başlıyor, çabuk yoruluyor. Sabır azaldıkça insanlar anlamaya çalışmak yerine uzaklaşmayı seçiyor. Oysa bir insanla yıllar geçirmek, onu ezbere bilmek değildir. Tam tersine, yıllar içinde değişen halini merak etmeye devam etmektir. Çünkü insan değişir, hayat değiştirir. Hayaller değişir. Hayat arkadaşı olmak, o değişimi fark edip yeniden tanışabilmektir.
Bir arkadaşımın bir gün içini döküşünü hiç unutmam:
“İşten çıkıyorum ama eve gitmek istemiyorum,” demişti. “İçimden gelmiyor. Çoğu zaman kendime iş çıkarıyorum, geç çıkmak için. Evin kapısına geliyorum… merdivenleri çıkarken ayaklarım geri geri gidiyor. Biz ne ara bu hale geldik, hiç anlayamıyorum…”
Bunu duyduğumda içim burkulmuştu. Çünkü insanın en çok ait olması gereken yer, kaçmak istediği yer olmuştu. Oysa bir ev, insanın sığınmak istediği yer olmalı. Kapısını açarken içini ısıtan bir yer, bir an önce varmak istediği o yer.
En büyük yabancılaşma kavga etmek değildir, konuşmaya değer bulmamaktır. Sessizlik bazen huzur değil, vazgeçiştir. Aynı evde, iki yabancıya dönüşmenin en sessiz halidir. Aynı masada otururken kelimeleri tartarak konuşursunuz. Bir zamanlar ilk anlatmak istediğiniz kişi olan insan, bir gün en son anlatılan kişiye dönüşür. Sevinçler dışarıda paylaşılır, yorgunluklar içe atılır ve insan bazen yanında biri varken daha yalnız hisseder.
Bir ilişkiyi canlı tutan şey çoğu zaman büyük jestler değildir, küçük ama samimi hatırlayışlardır. “Bugün nasılsın?” sorusunu gerçekten merak ederek sormaktır. Birlikte geçirilen kısa bir yürüyüştür. Gün içinde akla düşen küçük bir mesajdır. Akşam birlikte içilen bir bardak çaydır.
Bu satırları okurken kendinize şu soruları sorabilirsiniz;
Biz aynı evi mi paylaşıyoruz, yoksa aynı hayatı mı?
Biz, en son ne zaman gerçekten birbirimizi merak ettik?
Eve dönerken içimiz ısınıyor mu, yoksa sadece biten bir günü mü tamamlıyoruz?
En can alıcı soru ise bence; Bir gün hayat bize yeniden başlama şansı verse; yine aynı kapıyı çalar mıydık?
Eğer cevabımız içten bir “evet” ise, ne güzel… Ama içimizde bir tereddüt varsa, belki de bişeyleri düzeltmek için hâlâ geç değildir.
Dilerim ki; Ayaklarınızın geri geri gitmediği, kapısına koşarak gittiğiniz, içeri girince kalbinizin sıcacık olduğu bir yuvanız olsun.
En önemlisi de yanınızdaki insan, sadece ev arkadaşınız değil, gerçek bir hayat arkadaşı olsun.
