Kendi Hayatında Gurbette Kalmak

Kendi Hayatında Gurbette Kalmak
30-03-2026

Erken yaşta yapılan bir evlilik ve bir gurbet hikayesi

Çocukluktan henüz çıkmıştı, ama hala sokakta arkadaşlarıyla oynuyor; bir yanı çocuk kalmışken diğer yanı genç bir kız olmak için uyum sağlamaya çalışıyordu.

Annesi o gün saçlarını uzun uzun taramıştı. Sanki her telini okşarken içinde bir şeyleri susturuyordu. Aynaya bakarken kızına değil de, “artık büyüdün” demesi gereken bir kadere bakıyordu belki de.

“Bak,” demişti usulca, “orada yalnız değilsin. Teyzen var. Hem o da seni gözünden sakınır.”

O “teyze”, çocukluğunda bayramdan bayrama ya da yazdan yaza gördüğü, elini öptüğü, saçını okşayan bir yüzdü sadece. Güven veriyordu, evet. Tanıdıktı. Teyze anne yarısıydı sonuçta. İnsan anne yarısı dediği teyzesine güvenmez mi hiç! Ama işte, insan bazen tanıdığını sandığı şeyin içine saklanan yabancılığı fark edemez.

Düğün hızlı oldu. Kararlar hızlı alındı. Kimse durup da “Sen ne hissediyorsun?” diye sormadı. Zaten o da kendine sormayı bilmiyordu. Ona öğretilen buydu:

“İyi bir kısmet çıkmışsa bekletilmez.”
“Aile büyükleri yanlış yapmaz.”
“Gittiğin yer senin yuvan olacak.”

Ona da inanmak düştü.

Sevmenin, alışmanın, kabullenmenin aynı şeyler olduğuna inandı.

Gitti.

Bir valiz, birkaç hayal ve içinde tarif edemediği bir sıkıntıyla… Gurbete gitti. Başka bir ülkeye, başka bir hayata… Ama en çok da kendinden uzak bir yere.

İlk zamanlar “teyze” gerçekten teyzeydi. Sofraya birlikte oturulan, hal hatır sorulan, “yorulma ben yaparım” diyen biriydi. Annesinin kardeşiydi sonuçta… İnsan, annesinin kanından gelen birinin yanında kendini güvende sanırdı. Ama zaman geçtikçe kelimelerin tonu değişti, bakışlar sertleşti, cümleler kısaldı.

Bir gün fark etti.

O “teyze” artık sadece annesinin kardeşi değildi… O evin kayınvalidesiydi.

Birlikte aynı evde yaşamak zorunda kalmıştı, kendisine sorulmamıştı bile, düğün öncesinde ise bu konu hiç gündeme gelmemişti. Onun da aklına gelmemişti sormak. O, evdeki yerini de buna göre belirliyordu; sanki bir misafirmiş gibi, sanki bir sığınmacıymış gibi, başkasının evinde yaşıyordu, öyle hissediyordu. Kendi evi gibi benimseyemiyordu o evi. Artık o evde, bir misafir gibi nazlanan değil, sürekli her şeyine dikkat etmesi gereken, hata yapmaması gereken, susması gereken biriydi.

“Böyle yapılmaz.”
“Bizim evde adet böyle.”
“Annen sana öğretmedi mi?”

Her cümle, içinden bir parçayı daha söküp alıyordu sanki.

Bir keresinde annesini aradı. Sesi titreyerek, ama yine de açık açık değil:

“Anne… biraz zorlanıyorum galiba.”

Annesi hiç düşünmeden cevap verdi:

“Olur öyle kızım. Evlilik kolay değil. Hem teyzen var yanında, sana göz kulak olur.”

İşte o an anladı anlatamayacağını, ne derse desin annesinin anlayamayacağını.

Çünkü annesinin gözünde o hâlâ güvendeydi. Hala “emanet edildiği” yerdeydi. Oysa kimse o emanetin, yavaş yavaş bir yük gibi hissettirdiğini görmüyordu. Kimse teyzenin artık teyze gibi değil, bir kayınvalide gibi davrandığını kabul etmiyordu.

Günler geçtikçe daha az konuştu. Daha az güldü, daha fazla sustu. Daha az “kendisi” oldu. Bir sabah mutfakta çay koyarken fark etti bunu. El hareketleri bile değişmişti. Eskiden hızlı, neşeli, biraz dağınık olan o hali gitmiş, yerine ölçülü, sessiz, temkinli biri gelmişti.

Kendi kendine fısıldadı:

“Ben ne zaman bu kadar dikkatli yaşamaya başladım?”

Cevabı yoktu. Çünkü bu, bir anda olmamıştı. Kimlik dediğimiz şey bazen bir anda kaybolmaz; ince ince törpülenir.

Bir gün, çocukken defterine yazdığı bir cümleyi hatırladı:

“Ben büyüyünce kendi hayatımı yaşayacağım.”

İçinden hafif bir gülümseme geçti. Acı bir gülümseme.

Çünkü şimdi yaşadığı hayatın içinde, kendine ait olan ne vardı, emin değildi. Belki de en çok bu yüzden ağır geliyordu her şey. Kimse ona kötü davranıyor gibi görünmüyordu dışarıdan. Ama kimse onu gerçekten “görmüyordu” da.

Nitekim insan en çok görünmediği yerde kaybolur.

O akşam pencereden dışarı bakarken, başka bir ülkede olduğunu ilk kez bu kadar derinden hissetti. Ama mesele sadece gurbette olmak değildi. Asıl gurbet, kendi hayatının içinde yabancı kalmaktı.

İçinden bir cümle geçti, nereden geldiğini bilmeden:

“İnsan bazen gitmediği yerlerde kaybolur.”

O an bişey hissetti, daha önce farkına varmadığı belki de içinde sönmeye yüz tutmuş bir umut…
Gitmek cesaret isterdi, evet. Ama kalıp kendini kaybetmek, çok daha sessiz ve çok daha derin bir yıkımdı. O gece, uzun zaman sonra ilk kez başka bir şey yaptı.

Kendini suçlamadı.

Sessizce mutfağa gidip bir çay koydu. Kimseye sormadan, kimseye danışmadan… Sadece canı istediği için. Küçük bir şeydi belki, ama ona ait bir şeydi.

Bardağı ellerinin arasına alıp pencerenin önüne geçti. Camda yansıyan yüzüne baktı. Uzun zamandır ilk kez, dikkatle.

İçinden çok hafif bir cümle geçti:

“Ben hala buradayım.”

O an her şey değişmedi. Hayatı bir anda güzelleşmedi. Ama içinde, çok derinde bir yerde… Küçücük bir kapı aralandı.

Belki bir gün konuşacaktı.
Belki bir gün “ben” diye başlayan cümleler kuracaktı.
Belki de en önemlisi… bir gün, kendi hayatını gerçekten yaşamaya başlayacaktı.

İnsan kendini kaybetmez aslında.

Sadece biraz gecikir kendine.

O da, elbet bir gün gecikse de ulaşacaktı kendine… bir gün mutlaka…

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ?