Zaman zaman tarihte yapılan ilginç, hatta bazen insanlık dışı denebilecek deney ve araştırmaları merak eder incelerim. Bazı bilim adamlarının, psikologların, psikanalizlerin keşif ve yorumları özellikle ilgimi çeker. Tesadüfen karşıma çıkan bir deneysel araştırmayı sizinle paylaşmak ve kendimce yorumlamak istedim:
Bir soru düşünün: “Doğuştan tüm insanlardan izole edilmiş bir bebek, büyüyünce hangi dili konuşur?” Yani diyor ki; “Hiçbir dilde, hiçbir insanla sözlü iletişim kurmadan konuşabilmek mümkün müdür ve bu insan hangi dili konuşur?“
Evet, bu soruya yıllar önce yanıt aranmaya başlanmış ve kan donduran deneylerin yapılmasına neden olmuş. Bu deneylerden biri de 2. Frederick 'e ait. Frederick; bu sorunun yanıtını öğrenmek için tam 50 bebeği ailesinden ayırıp bir odaya kapattırmış ve bu sorunun yanıtını aramış. Ancak yapılan bu deneyin sonucunda hiç beklenmeyen bir sonuçla karşılaşmış.
Tarihte yüzyıllar boyunca pek çok kez yeni doğmuş bebekler üzerinde bu tür deneyler yapılmış. Yeni doğan minicik yavrular ailelerinden ayrılmış ve dış dünyayla yazılı ya da sözlü olarak herhangi bir dilde iletişim kurulması engellenmiş. Bu nedenle de bu deneylere "dil yoksunluğu deneyleri" adı verilmiş. Amaç ise lisanın kaynağını bulmak ve daha da derinlerde insan doğasının temellerini anlamak.
Bunun üzerine ise 50 bebek ailesinden ayrılıp bir odaya kapatılmış. Bebeklerin yalnızca besin ihtiyacının karşılanması için bakıcılar görevlendirilmiş. Ancak en önemli husus; bakıcıların bebeklerle herhangi bir şekilde iletişim kurması katiyyen yasakmış. Öyle de olmuş; bakıcılar bebeklere mamalarını vermiş, altlarını değiştirmiş, tek ses dahi çıkarmamış ve asla göz teması kurmamış. Acımasız deney sonucunda bebeklerin hangi dili konuştuğu ise hiç öğrenilememiş.
Çünkü bebekler teker teker ölmeye başlamışlar ve 4 ay sonunda bir bilgiye göre tamamı hayatını kaybetmiş ve deney sonlandırılmış. Bilim insanları bu durumu yürek burkan bir açıklamayla şöyle nitelendirmiş: “Sevgi, ilgi ve dokunulmaktan yoksun kalan bebeklerin beyinleri, hayatta kalma sinyali alamadı. Bebekler; sevgi görmedikleri için beyinlerindeki "hipokampus merkezi" bu dünyada istenmediklerinin sinyalini verdi.”
Sevginin ve ilginin gücünü bu denli sarsıcı bir biçimde öğrenmiş olmak ne acı öyle değil mi?
Nitekim bu deney sonucunda da dillerin kökeni öğrenilemedi ama insanoğlunun hayatta en muhtaç olduğu şeyin sevgi ve ilgi olduğu öğrenildi. Bu, sevginin hayat verici gücünün ve yokluğunun ölümcül olduğunun trajik bir ispatıydı.
“İnsan yalnızca nefes alarak yaşamaz; sevildiğini hissedebildiği kadar hayattadır.”
Bir bebeğin, bir canlının yaşamak için sadece midesini dolduracak besine değil; ruhunu doyuracak ilgiye, göz temasına, sese, sıcak bir dokunuşa, sevgiye ihtiyacı vardır. İnsan, iletişimle ve sevgiyle var olur. Dilsizlik değil, sevgisizlik öldürür. Çünkü insanın ilk dili kelimeler değil, beden dili ve sevgidir; o dil sustuğunda, hayat da susar.
