Sevdiklerimizi ne kadar tanıyoruz?
Mesela annemizi… en sevdiği çiçek nedir?
Ya da babamızı… en sevdiği renk hangisidir?
Peki ya sevdiğimizi… en sevdiği yemek, en sevdiği koku?
Sahi sevdiklerimizi gerçekten ne kadar tanıyoruz, hiç durup bunu düşündüğümüz oluyor mu?
Mesela annemizin en sevdiği çiçek hangisi… Bunu gerçekten biliyor muyuz, yoksa sadece bildiğimizi mi sanıyoruz? Ya da babamız… Hangi renk ona huzur verir, günün sonunda onu ne rahatlatır, hiç dikkat ettik mi? Peki ya hayatımıza sonradan giren, kalbimize en yakın olan o insan… Sevdiğimiz, birlikte güldüğümüz, sustuğumuz kişi… Onun en sevdiği şeyleri bilmek, gerçekten onu tanımaya yetiyor mu?
Hayat öyle hızlı akıp gidiyor ki! Günler birbirine karışıyor, yapılacaklar listesi uzadıkça uzuyor. Ama bu koşuşturmanın ortasında, en kıymetli olanı; sevdiklerimizi, onların küçük dünyalarını, alışkanlıklarını, içten içe biriktirdiklerini çoğu zaman gözden kaçırıyoruz. Aynı evin içinde yaşasak bile, aynı sofrada otursak bile, gerçekten birbirimize ne kadar dokunabiliyoruz? Sevmek, merak etmektir. Dinlemektir. Görmektir. Küçük detayları fark edebilmektir. Bir insanın iç dünyasına, onun bile bazen fark etmediği yerlerine usulca dokunabilmektir.
Annemiz… Belki her gün konuşuyoruz onunla, belki aynı evin içinde yaşıyoruz. Ama en sevdiği çiçeği gerçekten biliyor muyuz? Hangi şarkıyı duyduğunda içinin yumuşadığını, hangi yemeği yaparken çocuk gibi mutlu olduğunu? Anneler çoğu zaman kendilerini anlatmaz; onlar daha çok bizim sevdiklerimizi öğrenir, bizim sevdiklerimizi yapar. Onların küçük mutluluklarını fark etmek bizim sorumluluğumuzdur.
Babalarımız… Sevgisini çoğu zaman kelimelere dökmeyen ama her haliyle hissettiren o güçlü insanlar… En sevdiği renk nedir diye hiç düşündük mü? Ya da ne zaman gerçekten dinlendiklerini, neyin onları huzurlu kıldığını? Onların dünyası bazen kelimelerin ötesindedir ama biraz dikkatle bakınca, aslında ne kadar çok şey anlatırlar.
Bir de hayatımıza sonradan giren, kalbimize yerleşen biri vardır; sevgilimiz, eşimiz… Başta onu tanımak için ne kadar hevesliyizdir. Saatlerce dinleriz, en küçük detayı bile kaçırmak istemeyiz. En sevdiği yemeği biliriz belki, en sevdiği filmi de… Ama zaman geçtikçe, o dikkat yerini bir alışkanlığa bırakır. “Ben onu zaten tanıyorum” deriz içimizden. Oysa insan değişir. Duygular değişir. Sevdiğimiz insan da her gün biraz daha başka biri olur. Onu yeniden tanımaya devam etmediğimizde, aslında en yakın olduğumuzu sandığımız yerde uzaklaşmaya başlarız.
Sevdiklerimizi tanımak, onların en sevdiği şeyleri bilmekten çok daha fazlasıdır. Onların neye kırıldığını, neyin onları mutlu ettiğini, hangi anlarda susmayı tercih ettiklerini, hangi anlarda bir cümleye ihtiyaç duyduklarını fark edebilmektir. Bu da ilgi ve zaman ister. Gerçek, bölünmemiş, aceleye sıkıştırılmamış bir zaman…
Peki biz bu zamanı veriyor muyuz? Aynı sofrada otururken bile aklımız başka yerlerdeyken, gerçekten birlikte sayılır mıyız? Bir “nasılsın?” sorusunu içtenlikle sorup cevabını sabırla dinliyor muyuz? Yoksa alışkanlıkların içinde, birbirimizi yavaş yavaş ihmal mi ediyoruz?
Sevgi, gösterilmediğinde eksilir; ilgiyle, merakla, küçük detaylarla büyür. Bazen annenin sevdiği çiçeği alıp kapısını çalmakta, bazen babanın sevdiği rengi fark edip ona küçük bir hediye seçmekte, bazen de sevdiğimiz insanın anlattığı şeyi gerçekten dinleyip “ben buradayım” demekte saklıdır. Sevdiklerimiz hala yanımızdayken, onları gerçekten görüp göremediğimizi, onları tanımaya ne kadar gönüllü olduğumuzu sorgulayalım. Çünkü bir gün geriye dönüp baktığımızda, en çok keşkeler kalır bizimle; “keşke daha fazla zaman ayırsaydım, keşke biraz daha dinleseydim” demek yakar insanın içini.
Bu satırları okurken, sonradan keşke dememek için şimdi başla. Annene en sevdiği çiçeği sor mesela, çal kapısını. Babanın en sevdiği yemeği yap, ellerinle yedir. Yanındaysa eşine, sevdiğine kocaman sarıl, onu daha yakından tanımak istediğini fısılda, onu şaşırt. Sevdiklerine ilgini, sevgini esirgeme hissettir.
Bir gün herkesin sesi susar; geriye sadece zamanında sorulmamış sorular, yarım kalmış sohbetler ve geç kalınmış sarılmalar kalır. İşte o yüzden, sevgi bekletilmeye gelmez.
