Bazen insan, bugünkü hâlini anlamak için geçmişe dönüp bakmak zorunda kalır. Çünkü neye kırıldığımızı, neden yorulduğumuzu, hangi boşlukları doldurmaya çalıştığımızı en iyi bilen; içimizde hâlâ yaşayan o küçük çocuktur. Zaman geçer, beden büyür, roller değişir ama o çocuk bir yerde bekler. Görülmeyi, duyulmayı, sarılmayı bekler. Bu satırlar, yıllar sonra ona doğru atılan cesur bir adımın, geç kalınmış ama çok kıymetli bir kavuşmanın davetidir.
Şimdi gözlerini kapat ve geçmişin tozlu sayfaları arasından küçük seni çağır. Belki ilkokul önlüğüyle karşında duruyor, belki dizleri yara, belki ağzı yüzü çikolataya bulanmış ya da elinde bir külah dondurma… Yaşına sen karar ver, dünya çok büyük, sen henüz çok küçüksün. Yaşayacaklarından bihabersin. Şimdi ona yaklaş, bir adım daha… Ve o an, yıllardır özlemini duyduğun sarılış gerçekleşsin: Kendine, o küçücük hâline, bütün eksikleri ve fazlalarıyla; hataları ve yanlışlarıyla, yapabildikleri ve yapamadıklarıyla; sımsıkı sarıl.
Al eline bir kağıt kalem ve başla o küçük sana mektubunu yazmaya…
“Seni görüyorum.” Onun gözlerinin içine bakarak bu cümleyi fısılda. Çünkü belki yıllarca kimse gerçekten görmedi onu. Duyduğu şarkıları, anlatmak istediği hikâyeleri, yastığa döktüğü sessiz gözyaşlarını, ailesine belli etmeden içinde taşıdığı kırgınlıkları… Ya da tam tersine, herkes onu görüyor gibiydi; alkışlar, övgüler, hediyeler arasında büyüdü o çocuk. Ama yine de kendi gözlerinden kaçırmış olabilirdi kendini. Şimdi ona söylüyorsun: “Seni görüyorum ve artık senden kaçmıyorum.”
“Seni duyuyorum.” Belki yıllarca sesi kısıldı, “sus” dendi, “büyüklere karışma” dendi, “sus karşılık verme” dendi; sözü hep yarım kaldı, kelimeleri içine gömüldü. Ya da belki sesi hep duyuluyordu, ama kimse gerçekten ne demek istediğini anlamıyordu. Şimdi ona dön ve söyle: “Konuş, ben buradayım. Hem kelimelerini hem sessizliklerini duyuyorum. Artık susturulmadan, artık bastırılmadan.”
“Sen varsın.” Bazı çocukluklar gölgede büyür, bazıları ışıkta… Ama her ikisinde de bir çocuk kendini kaybedebilir. Kimi değersiz hissettirilerek, kimi kusursuz olmaya zorlanarak. Belki o küçük çocuk yaşamak için çok savaştı; belki de her istediği verildi ama kendini tanımadan büyüdü. Sen şimdi ona diyorsun ki: “Sen var olduğun için değerlisin. Yaptıkların ya da yapamadıkların için değil.”
Ona sarıl, sanki yıllardır beklediği kucak seninkiymiş gibi. Ve kulağına fısılda: “Korkma. Hayat seni kimi zaman yaralayacak, kimi zaman güldürecek. Ama ben büyüdükçe hep yanında olacağım. Çünkü artık seni bırakamam. Sana sahip çıkmak, seni sevmek benim sorumluluğum.”
Belki ona şunu da söylemek istersin: “Bazen sana çok acımasız davrandım, seni küçümsedim, hatalarını büyüttüm. Aslında seni hep korumak istedim ama nasıl yapacağımı bilmiyordum. Şimdi anlıyorum: Büyümek, geçmişi suçlamak değil; geçmişteki çocuğu iyileştirmekmiş.”
Eğer çocukluğun gölgelerde geçtiyse, bugünün ışığıyla elinden tut. Eğer çocukluğun ışıklarla doluyduysa, kendine gölge bulmayı öğret; dinlenmek için.
Ve mektubun sonunda ona belki şöyle seslenirsin:
“Sen benim başlangıcımsın. Bugün aldığım nefes bile senin sayende. Şimdi biliyorum: Seni sevmek, kendimi sevmeye başlamanın ilk adımıymış. Bugün öğrendiklerim, edindiğim bütün tecrübeler senin sayende. Seninle gurur duyuyorum. Teşekkür ederim.”
Sonra yavaşça gevşet sarıldığın o küçük çocuğun omzunu… Ama elini hemen bırakma. Birlikte yürümeye devam edin. Çünkü sen, sensiz büyüyemezsin.
İçindeki çocuğu, o saflığı-temizliği tüm zorluklara rağmen koruyan sana…
