Türk dünyasında uzun süredir tartışılan meselelerin başında, şüphesiz ortak yazı dili ve alfabe birliği geliyor. İletişimin hızla küreselleştiği, bilginin saniyeler içinde kıtalar aşarak dijital ağlarda buluştuğu bir çağda, aynı kökten beslenen halkların birbirinden farklı alfabelerle yazması yalnızca kültürel bir mesafe değil, aynı zamanda pratik bir iletişim sorunu da oluşturuyor.
Bu bakımdan Özbekistan'da alfabe konusunda atılan son adım, yalnızca ülkenin kendi dil politikası açısından değil, Türk dünyasının gelecekteki iletişim imkânları bakımından da önem taşıyor.
Özbekistan'da Latin alfabesine geçiş yönündeki ilk karar 1993 yılında alınmıştı. Ancak aradan geçen otuz yılı aşkın zamanda kullanılan sistem, özellikle bazı seslerin iki harfle veya özel işaretlerle gösterilmesi sebebiyle çeşitli güçlükler doğurdu. Oʻ, Gʻ, sh, ch gibi kullanımlar günlük yazışmalardan dijital arşivlere, arama motorlarından veri tabanlarına kadar pek çok alanda kullanıcıların karşısına teknik sorunlar çıkarabiliyordu.
Bugün gelinen noktada gaye Özbekçenin ses yapısını değiştirmek değil, mevcut yazı sistemini daha sade, erişilebilir ve dijital dünyanın ihtiyaçlarına daha uygun hâle getirmek. Yeni düzenlemeyle sh yerine ş, ch yerine ç, oʻ yerine ö, gʻ yerine ise ğ harfinin kullanılması öngörülüyor. Böylece Özbekçenin Latin harfleriyle yazımında, Türk dünyasının diğer Latin alfabeleriyle de daha uyumlu ve kolay ilişki kurulabilecek bir yapı ortaya çıkıyor.
Ancak mesele yalnızca birkaç harfin değişmesi değil. Harfleri birbirine yaklaştırmak işin rasyonel ve mekanik kısmıdır. Asıl mesele, bu harflerin taşıdığı kelimelerin, seslerin ve nihayet zihinlerin birbirine yaklaşmasıdır.
Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan ve diğer Türk coğrafyalarında yaşayan insanların dilleri yüzyıllar boyunca farklı siyasî ve coğrafî şartlar altında gelişti. Sesler değişti, kelimeler farklılaştı, bazı kelimeler bir yerde yaşarken başka bir yerde unutuldu. Fakat bütün bu ayrışmanın altında ortak bir dil hafızası varlığını korudu.
Bu sebeple ortak alfabe, aslında yalnızca teknik bir düzenleme değildir. Ortak hafızaya açılan kapılardan biridir. Ancak ortak iletişim bundan daha ileri bir noktada başlıyor. Alfabe yukarıdan alınan bir kararla birleştirilebilir; insanların birbirini anlaması ise ancak hayatın içinde gerçekleşebilir. Sokakta, pazarda, üniversitede, ticarette, seyahatte ve dostluklarda...
Bunu bir zamanlar küçük bir arkadaş grubunda bizzat görme imkânım olmuştu. Azerbaycanlı, Kazak ve Özbek arkadaşları bir araya getirdim ve onlara bir teklif yaptım: Herkes kendi Türkçesiyle konuşacaktı. Başlangıçta biraz zorlandık. Bazı kelimeleri tekrar ettik, bazı cümleleri bağlamdan çıkarmaya çalıştık. Lakin kısa bir süre sonra kulaklarımız alışmaya başladı. Birbirimizin kelimelerini tanımaya, farklı söylenişlerin arkasındaki ortak anlamı yakalamaya başladık. Sonunda ortaya son derece rahat bir sohbet çıktı.
Daha sonra hep birlikte Kırım Tatarlarının lideri Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu'nun bir konuşmasına gittik. Kırımoğlu Kırım Tatarcasıyla konuştu. Kazak arkadaş Kazakça, Özbek arkadaşlar Özbekçe, Azerbaycanlı dostum da Azerbaycanca konuştuğunu iddia etti. Ortada ortak bir dil ilan edilmemişti. Kimse diğerinin lehçesine geçmemişti. Fakat herkes birbirini anlıyordu.
Bu durum bana ister istemez İsmail Gaspıralı'yı hatırlatıyor. Gaspıralı'nın "dilde, işte, fikirde birlik" düşüncesi yalnızca siyasî bir slogan değildi. O, farklı Türk topluluklarının birbirini anlayabileceği bir dil alanı oluşturmanın yollarını da arıyordu. Tercüman bunun en önemli örneklerinden biriydi. Gaspıralı, farklı Türkçelerin ortak ve anlaşılabilir taraflarını ustalıkla bir araya getirerek geniş bir coğrafyada okunabilecek bir gazete dili kurmayı başarmıştı. Bu bakımdan Gaspıralı'yı yalnızca bir fikir adamı olarak değil, aynı zamanda bir dil harmanlama ustası olarak da görmek gerekir.
Bugün benzer bir olgunun daha doğal biçimlerde ortaya çıktığını görüyoruz. Türk dünyasının farklı bölgelerinden insanlar bir araya geldiklerinde, çoğu zaman önceden belirlenmiş bir "ortak dil" kuralına ihtiyaç duymuyorlar. Bir süre sonra kelimeler birbirine yaklaşıyor, bazıları karşı taraftan alınarak kullanılmaya başlanıyor, bazıları ise zaten ortak hafızada bulunduğu için yeniden keşfediliyor.
Bazen bu ortaklaşma Türk dünyasının da dışına taşıyor. Kutsal topraklarda karşılaştığımız Pakistanlı veya Bangladeşli esnafın bilmeden Özbekçe ile Türkiye Türkçesinin kelimelerini bir araya getirerek kendiliğinden bir ticaret dili kurabilmesi bunun ilginç örneklerinden biridir. Dil, çoğu zaman kurumların kararından önce insanların hayatında birleşiyor.
Bu yüzden Özbekistan'ın alfabe konusunda attığı adımı yalnızca birkaç harfin değiştirilmesi olarak değerlendirmemek gerekir. Burada daha geniş bir imkân söz konusu. Ortak alfabe, ortak yazılı hafızanın önündeki engelleri azaltabilir. Bir Özbek araştırmacının Türkiye'deki bir esere, bir Azerbaycanlı öğrencinin Kazakistan'daki bir çalışmaya, bir Türkiye Türkünün Özbekistan'daki bir arşive daha kolay ulaşabilmesi yalnızca teknik bir kolaylık değildir. Bu, ortak hafızanın yeniden birbirine bağlanmasıdır.
Fakat nihai hedef harflerin birbirine benzemesi olmamalıdır. Harfler bir başlangıçtır. Asıl hedef, insanların birbirlerinin kelimelerini duymaktan çekinmediği, farklı Türkçeleri yabancı diller gibi görmediği ve gerektiğinde kendi dilini koruyarak karşısındakiyle anlaşabildiği geniş bir iletişim alanı oluşturabilmektir.
Gaspıralı'nın zamanında gazetede başlattığı arayış, bugün sokakta, üniversitede, ticarette ve dijital dünyada başka biçimlerde devam ediyor. Özbekistan'ın alfabe reformu bu uzun yolculukta önemli bir adım olabilir.
