Son dönemde Rus medya organlarında, özellikle Svpressa gibi yayınlarda yer alan "Türkiye'deki NATO zirvesinde Üçüncü Dünya Savaşı'na karar verilecek" türündeki başlıklar, yalnızca sansasyon üretmeye yönelik haberler olarak değerlendirilmemelidir. Bu söylem, Kremlin'e yakın çevrelerde ve Rus güvenlik bürokrasisinde Türkiye'ye yönelik tarihî güvensizliğin günümüzdeki yansımalarından biri olarak okunabilir.
Tsargrad TV'den Rossiya-24'e kadar uzanan geniş bir medya yelpazesinde, Türkiye'nin çoğu zaman ortak bir söylem çerçevesinde ele alındığı görülmektedir. Bu yaklaşımın temelinde, Ankara'nın Ukrayna Savaşı sonrasında izlediği denge politikasının samimi olmadığı, Türkiye'nin bir yandan Rusya ile enerji, turizm ve savunma sanayi alanlarında iş birliğini sürdürürken diğer yandan NATO ile Karadeniz'de Rusya'nın nüfuzunu sınırlandırmaya çalıştığı iddiası yer almaktadır.
Bu değerlendirmelerin arka planında ise Karadeniz ve Kırım'ın taşıdığı tarihî ve stratejik önem bulunmaktadır. Türkiye'nin Kırım Tatarlarına verdiği destek ya da Ukrayna ile geliştirdiği savunma iş birliği, Rus yorumcuların önemli bir bölümü tarafından insani veya diplomatik girişimler olarak değil, Moskova'nın güney güvenlik kuşağını hedef alan hamleler şeklinde yorumlanmaktadır.
Rus stratejik düşüncesinde uzun süredir etkili olan güvenlik anlayışı, yakın çevresindeki devletlerin tarafsız kalmasından ziyade Rusya'nın güvenlik mimarisine uyum göstermesini öncelemektedir. Bu nedenle Türkiye'nin hem Rusya hem de Batı ile aynı anda ilişki geliştirmeye çalışan çok yönlü dış politika yaklaşımı, bazı Rus çevrelerinde güven vermekten ziyade kuşku uyandırmaktadır.
Bu karşılıklı güvensizlik yalnızca güncel gelişmelerin ürünü değildir; tarihî hafızanın da önemli bir payı bulunmaktadır. Osmanlı-Rus rekabeti ve daha önceki dönemlerden miras kalan tecrübeler, iki ülkenin birbirine ihtiyatla yaklaşmasının temel nedenlerinden biridir.
Nitekim tarih boyunca Rus İmparatorluğu'nun koruma veya himaye ilişkisi kurduğu bazı siyasî oluşumların zamanla doğrudan Çarlık yönetimine bağlandığı görülmektedir. Kırım Hanlığı'nın ilhak süreci, Kuzey Kafkasya'daki bazı yerel yönetimler ile Azerbaycan hanlıklarının Rus hâkimiyetine girmesi, bu tarihî örnekler arasında sayılabilir. Bu nedenle Türkiye açısından Rusya ile yapılan anlaşmalara temkinli yaklaşılması, yalnızca güncel siyasi gelişmelerin değil, tarihî tecrübelerin de etkisiyle şekillenen bir devlet refleksi olarak değerlendirilebilir.
Benzer şekilde, Rus kamuoyunda zaman zaman dile getirilen "Türkiye güvenilmez bir ortaktır" söylemi de tarihî rekabetin günümüzdeki yansımalarından biri olarak okunabilir. Karşılıklı güven eksikliği, aslında iki tarafın da tarihî hafızasında yer etmiş deneyimlerden beslenmektedir.
Türk-Rus ilişkileri coğrafyanın belirlediği kalıcı bir jeopolitik ikilem içerisinde şekillenmektedir. Rusya açısından Karadeniz, sıcak denizlere açılan en kritik çıkış noktası ve millî güvenliğin temel unsurlarından biridir. Türkiye için ise Karadeniz, Montrö Boğazlar Sözleşmesi sayesinde egemenlik ve bölgesel istikrarın ana dayanaklarından biridir. Bu nedenle iki ülke, tarih boyunca olduğu gibi bugün de tam anlamıyla stratejik ortak olmaktan ziyade, rekabet ile iş birliğini aynı anda yürütmek zorunda kalan komşular görünümündedir.
Bu tablo kısa vadede değişecek gibi görünmemektedir. Rusya, Türkiye'nin NATO üyeliğini kendi güvenliği açısından dikkatle izlemeyi sürdürecektir. Türkiye ise Ukrayna, Kırım, Kafkasya ve Türk dünyasındaki gelişmeleri millî güvenlik perspektifinden değerlendirmeye devam edecektir. Dolayısıyla iki ülke arasındaki ilişki, kalıcı ittifaktan çok kontrollü rekabet ve zorunlu iş birliği üzerine kuruludur.
Rus medyasında zaman zaman gündeme getirilen "Üçüncü Dünya Savaşı" senaryoları da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Bu söylemler, yalnızca küresel güvenlik endişelerini değil, Türkiye'nin son yıllarda daha bağımsız hareket eden bölgesel bir aktör hâline gelmesine yönelik duyulan rahatsızlığın da yansımaları olarak görülebilir.
Türkiye'nin bu jeopolitik dengeyi yönetebilmek amacıyla geliştirdiği dış politika anlayışı üç temel sütun üzerine oturmaktadır.
İlk olarak Türk Devletleri Teşkilâtı, Türkiye'nin Türk dünyasıyla kurumsal bağlarını güçlendiren önemli bir platformdur. Her ne kadar Kıbrıs gibi bazı kritik konularda üye devletler arasında tam bir politika birliği sağlanamamış olsa da teşkilât Türkiye'nin Türkistan ve Kafkasya'daki diplomatik ve stratejik derinliğini artırmaktadır.
İkinci olarak Türkiye, Suriye, Libya ve Balkanlar başta olmak üzere Osmanlı bakiyesi coğrafyalarla tarihî, kültürel ve ekonomik bağlarını güçlendirmeye yönelik bir dış politika izlemektedir. Bu yaklaşım, yalnızca tarihî mirasın korunmasına değil, aynı zamanda bölgesel istikrarın güçlendirilmesine de hizmet etmektedir.
Üçüncü olarak ise NATO üyeliği ve Avrupa ile sürdürülen ilişkiler, Türkiye'nin güvenlik mimarisinin önemli unsurlarından biri olmaya devam etmektedir. Bu çerçeve, Ankara'nın farklı güç merkezleriyle ilişki kurabilmesine imkân sağlarken, olası askerî ve ekonomik baskılara karşı da önemli bir denge unsuru oluşturmaktadır.
Bu nedenle Rus medyasında Türkiye'ye yönelik sert söylemler, yalnızca ikili ilişkilerdeki görüş ayrılıklarını değil, Ankara'nın farklı jeopolitik alanlarda aynı anda etkin olabilme kapasitesine duyulan rahatsızlığı da yansıtmaktadır.
Türkiye'nin önündeki seçenek ne Rusya'ya angaje olmak ne de Batı'nın koşulsuz bir uzantısı hâline gelmektir. Asıl mesele, değişen uluslararası sistem içinde millî çıkarlarını merkeze alan, çok yönlü ve esnek bir dış politika sürdürebilmektir.
Karadeniz'den Kafkasya'ya, Türk dünyasından Doğu Akdeniz'e uzanan geniş jeopolitik hatta Ankara'nın karşı karşıya olduğu sınama, taraf seçmekten çok dengeyi yönetebilmektir. Tarih, Türk-Rus ilişkilerinde kalıcı dostluklardan ziyade kalıcı çıkarların belirleyici olduğunu defalarca göstermiştir. Bu nedenle Türkiye'nin en önemli avantajı, herhangi bir kutbun parçası olmak değil; kendi stratejik ağırlığını koruyarak gerektiğinde iş birliği yapabilen, gerektiğinde caydırıcılık üretebilen bağımsız bir aktör olarak hareket edebilmesidir.
Eğer 21. yüzyıl yeni bir "Büyük Oyun" dönemiyse, Türkiye'nin hedefi bu oyunun piyonu olmak değil; kendi stratejisini üreten, bölgesel dengelerin şekillenmesine yön verebilen ve millî çıkarları doğrultusunda hareket eden başlıca aktörlerden biri olmaktır.
