Devlet, My Name Is Devlet!..

Devlet, My Name Is Devlet!..
16-08-2026

DEVLET, MY NAME IS DEVLET!..

  • Şimdi durum şöyle oluyor…
  • Affedersiniz efendim, önce tanışsak iyi olmaz mı? Sonra sizi zevkle dinlemeye hazırım.
  • Haa, tabii…

Yaşlı adam başını salladı. Bir an buradan çıkıp gitmeyi tasarladığı hissedilmesin diye yelek cebinden köstekli saatini çıkardı. Kapak düğmesini çıtlattı, saate baktı ve konuşmaya başladı:

DEVLET, MY NAME IS DEVLET!..

  • Bana kısaca Devlet Baba diyebilirsiniz, dedi. Sair unvanlarımı saymanın ehemmiyeti yok.
  • Bir kamu görevlisisiniz, anladığım kadarıyla?

İnce dudağındaki belirsiz kıvrılışla gülümsedi; sanki acı çekiyor gibiydi.

  • Evet, dedi. Beni bir kamu görevlisi sayabilirsiniz; hattâ bizzat kamu…

Tam yüz üç yaşındayım. Yüz üç  yıl…

  • Evet, yüz üç . Az buz değil. Siz daha doğmadan önce de vardım ben. Siz büyürken de vardım. Çocuklarınız doğdu, ben vardım. Torunlarınız oldu, yine ben vardım.

Bir süre sustu. Sonra köstekli saatin kapağını kapattı.

  • Başkaları…
  • Başkaları mı?
  • Başkaları işte. Herkes.
  • İleri, geri konuşmalar filân… Düşünebiliyor musunuz, yargılamaya kalkışıyorlar beni. Değişmem gerektiğini düşünüyorlar. Hattâ bunu açık açık yüzüme karşı söylüyorlar. Küstahça lâflar…
  • Ama en azından bir kısmı yapıcı eleştiriler sayılmaz mı?

Yaşlı adamın yüzündeki o belirsiz tebessüm bu kez biraz daha belirginleşti.

  • Çocuğum bak; benim eleştiriye filan ihtiyacım yok ki. Bu tüfeyli takımının söylediklerini ciddiye alayım. Anlayamadığınız esas mantık şu: Ben hata yapmam.

Bir an durdu.

  • Herkes için geçerli olan benim için geçerli değildir. Ne hata yaraşır bana, ne de birisine akıl danışmak. Devletin davranış biçimi kader gibidir. Olması gereken olur. Bu karar süreci her nevi tahlile, akıl yürütmeye kapalıdır. İstesem de çözemezsiniz.
  • İstesem de mi?
  • İsterseniz de.
  • Neden?
  • Çünkü devlet mantıkla değil, kendisine mahsus bir içgüdüyle tutum takınır. Bu tutum, isteseniz de izah edilemez bir büyüklük taşır.

Başını kaldırdı.

-DEVLET BAŞKA BİR ŞEYDİR, ÇOCUĞUM.

İşte tam burada insanın aklına memleketin yakın tarihi geliyor.

27 Mayıs, 12 Eylül, 15 Temmuz…

Ve bugün, 11 Ağustos 2026’da “Terörsüz Türkiye” başlığı altında yürütülen yeni siyasal ve hukuki süreç…

Tarihler değişiyor, aktörler değişiyor, sloganlar değişiyor; fakat devlet-toplum ilişkisindeki o kadim refleks, bütün ağırlığıyla yerinde duruyor.

Bir nesil sağcı diye sokağa çıkarılıyor, bir başka nesil solcu diye.

Bir nesil “laiklik elden gidiyor” diye korkutuluyor, öteki “din elden gidiyor” diye.

Bir kuşak vatanın elden gittiğine, başka bir kuşak rejimin yıkılacağına inandırılıyor.

Sonra bayraklar çıkarılıyor.

Meydanlar dolduruluyor.

Nutuklar atılıyor.

“Şehitlerimizin kanı yerde kalmayacak” deniliyor.

“Beka”, “Vatan”, “Millet”, “Devlet” deniliyor.

Ve bütün bu büyük kelimelerin arasında, küçük insanın hayatı bir anda küçücük kalıveriyor.

Kimi şehit oluyor, kimi gazi…

Kiminin oğlu dönmüyor.

Kiminin kardeşi dönmüyor.

Kiminin gençliği cezaevlerinde geçiyor.

Kiminin hayatı bir siyasi kamplaşmanın içinde parçalanıyor.

Kiminin üzerine yıllarca “hain”, “komünist”, “faşist”, “irticacı”, “terörist”, “vatansever” yaftalarından biri yapıştırılıyor.

Sonra yıllar geçiyor.

Devlet yine orada.

İnsanlar değişmiş.

Sloganlar değişmiş.

Ama Devlet Bey’in köstekli saati işlemeye devam ediyor.

  • Peki cumhur?

Yaşlı adam kahkaha atmadı. Sadece yüzünü buruşturdu.

  • Lâfa bak! İki saattir ne konuşuyorum ben?
  • Cumhur?
  • Cumhur, devletin karşısına konulacak bir kelime değildir çocuğum. Cumhur dediğin şey kalabalıktır. Kalabalık ise bugün başka, yarın başka konuşur. Devlet ise sürekliliktir.
  • Ama cumhuriyet?
  • Sen hâlâ anlamadın.

Koltuğa biraz daha yaslandı.

  • Devletin kendine mahsusluğu, yeterliği mükemmeldir ama bu görünüm amme nazarında ürküntü vericidir. İnsanlar dehşete kapılır bu çıplak vizyondan. Çünkü o vizyondan güç fışkırır. Adalelerini saran damarlarında iktidarın nabzı atar. O sağlam kemik çatısında muktedir olmanın huşûneti belirginleşir.

Sonra alçak sesle ekledi:

  • Dehşet verici bir manzara…

Belki de Türkiye’nin asıl meselesi tam burada başlıyor.

Biz devleti yalnızca bir kurumlar bütünü olarak değil, çoğu zaman kutsal bir varlık gibi düşünmeye alıştırıldık.

Devleti eleştirmek, devlete düşmanlıkla eşitlendi.

Devletin yanlış yapabileceğini söylemek, devleti zaafa uğratmak sayıldı.

Devletin verdiği kararın hesabını sormak, “devlete akıl vermek” olarak görüldü.

Oysa devletin de yanlış yapabileceğini kabul etmek devleti küçültmez.

Tam tersine, devleti insanlaştırır.

Hukuk devletini mümkün kılan da zaten budur: Devletin üzerinde hukukun, devlet adına hareket edenlerin üzerinde de sorumluluğun bulunması.

Fakat bizim hikâyemizde sık sık bunun tersi yaşandı.

27 Mayıs’ta devlet adına hareket edenler millet adına karar verdi.

12 Eylül’de devlet adına hareket edenler siyaseti askıya aldı.

15 Temmuz’da ise devletin içindeki bir yapılanmanın devlete karşı kalkışmasıyla toplum yeniden meydanlara çağrıldı.

Her defasında halktan fedakârlık istendi.

Her defasında “olağanüstü bir durum” vardı.

Her defasında insanların korkuları, öfkeleri ve vatan duyguları harekete geçirildi.

Ve her defasında birileri meydanlarda konuşurken, bedeli sıradan insanlar ödedi.

Şimdi 11 Ağustos 2026’ya geldik.

Bu kez kavga başka bir kelimenin etrafında dönüyor:

Terörsüz Türkiye.

Terörsüz bir ülke istemek elbette herkesin ortak arzusu olabilir.

Terörün sona ermesi, insanların ölmemesi, annelerin ağlamaması, gençlerin toprağa verilmemesi, çocukların babasız kalmaması kadar doğal ne olabilir?

Fakat mesele yalnızca “terör bitsin mi, bitmesin mi?” sorusundan ibaret değildir.

Asıl soru şudur:

Terörsüz Türkiye’ye hangi hukukla, hangi toplumsal mutabakatla, hangi şeffaflıkla ve hangi demokratik denetimle gidilecektir?

Çünkü geçmiş bize şunu öğretti:

Bir ülkenin güvenliği adına atılan her adımın sorgulanamaz olduğu düşüncesi, sonunda güvenliği değil, devleti sorgulanamaz hâle getirebilir.

Ve devlet sorgulanamaz hâle geldiğinde, vatandaşın elinde yalnızca alkışlamak veya korkmak kalır.

Oysa vatandaşın görevi ne yalnızca alkışlamaktır ne de yalnızca korkmak.

Vatandaşın görevi sormaktır.

Neden? Nasıl? Kim karar verdi?

Hukuki dayanağı nedir? Kim denetleyecek?

Yarın bunun hesabını kim verecek?

Bu sorular devlete düşmanlık değildir.

Tam tersine, devleti hukuk içinde tutma çabasıdır.

  • Ama çocuğum, sen fazla soru soruyorsun.
  • Sormazsak?
  • O zaman işler daha kolay yürür.
  • Kim için?

Yaşlı adam sustu.

İlk kez cevap vermekte zorlanmış gibiydi.

Köstekli saatini çıkardı.

Kapak düğmesini çıtlattı.

Saat çalışıyordu.

 

-Biliyor musun, dedi, insanlar bazen devleti kendi hayatlarından daha fazla severler.

- Evet.

- Sonra devlet adına birbirlerine düşman olurlar.

- Evet.

- Sonra birbirlerini öldürürler.

- Evet.

- Sonra yıllar sonra barışmaları istenir.

- Evet.

- Peki neden?

Bu kez ben sustum.

Çünkü Türkiye’nin en acı sorularından biri belki de buydu:

Bunca yaşanmışlıktan sonra neden hâlâ aynı oyuna geliyoruz?

Sağ-sol kavgasını yaşamış nesiller neden çocuklarına yeniden düşmanlık mirası bırakıyor?

Laik-İslamcı çatışmaların bedelini ödemiş toplum neden aynı fay hatlarını yeniden kaşımaya devam ediyor?

Darbelerin acısını yaşamış insanlar neden hâlâ “ama o gün şartlar başkaydı” diyerek olağanüstülüğü meşrulaştırabiliyor?

Şehitlerin, gazilerin, mağdurların acıları neden siyasi mobilizasyonun yakıtına dönüştürülebiliyor?

Neden her kuşak biraz daha fazla korkutuluyor, biraz daha fazla öfkelendiriliyor ve sonra bayraklarla meydanlara çağrılıyor?

Belki de sorun yalnızca “devletin gazına gelmek” değildir.

Sorun, toplumun gaz verilmesine neden bu kadar müsait hâle getirildiğidir.

Devlet ayağa kalktı.

  • İşim bitti, dedi.
  • Nereye gidiyorsunuz?
  • Devletin işi bitmez çocuğum.
  • Peki ya halk?
  • Halk bekler.
  • Neyi?

Yaşlı adam kapıya doğru yürüdü.

  • Yeni bir sloganı.

Kapının eşiğinde durdu.

Arkasını dönmeden konuştu:

  • Dün “vatan” dediler.
  • Bugün?
  • Bugün “beka” diyebilirler.
  • Yarın?
  • Yarın “barış” derler.
  • Peki sonra?

Bu kez döndü.

Yüzünde ne öfke vardı ne tebessüm.

Sadece yetmiş beş yıllık bir yorgunluk.

  • Sonra yine bir şey buluruz.

Kapıyı açtı.

Tam çıkarken durdu.

  • Ama sen çocuğum…
  • Efendim?
  • Bir daha meydana çıkmadan önce düşün.
  • Neyi?
  • Meydan senin mi, yoksa seni meydana çağıranın mı?

Kapı kapandı.

Odadaki sessizlikte yalnızca köstekli saatin sesi kaldı.

Tik tak…Tik tak…

Belki de bizim asıl ihtiyacımız yeni bir slogan değil, biraz hafızadır.

27 Mayıs’ı, 12 Eylül’ü, 15 Temmuz’u unutmamak…

Şehitleri, gazileri, mağdurları unutmamak…

Ama bütün bunları yalnızca anmak da yetmez.

Ders çıkarmak gerekir.

Çünkü şehitlerin kanının yerde kalmaması, yeni nesilleri yeni kavgalara sürmek değildir.

Gazilerin acısını siyasetin yakıtına çevirmemektir.

Bayrağı insanların birbirine karşı salladığı bir sopa olmaktan çıkarmaktır.

Vatan sevgisini itaatle eşitlememektir.

Devleti sevmekle devleti sorgulamayı birbirinin zıddı sanmamaktır.

Ve belki en önemlisi:

Devletin gazına gelmemek, devlete düşman olmak değildir.

Tam tersine, devletin de insan için var olduğunu hatırlamaktır.

Çünkü devlet gerçekten başka bir şeyse, onu başka yapan şey yalnızca gücü değildir.

Gücünü hukukla sınırlayabilmesidir.

Ve vatandaş gerçekten cumhursa, onun görevi yalnızca devleti alkışlamak değil;

gerektiğinde karşısında durup,

“Affedersiniz efendim…

Önce tanışsak iyi olmaz mı?

Siz kimsiniz?

Ve bu kararı hangi hakla veriyorsunuz?”

diye sorabilmesidir.

Çünkü belki de artık öğrenmemiz gereken cümle şudur:

DEVLET, MY NAME IS DEVLET!

Ama bizim de bir ismimiz var:

VATANDAŞ.

Ve vatandaşın hafızası, devletin köstekli saatinden daha uzun çalışmalıdır.

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ?