Töre

Töre
03-10-2026

Kellenin Değil, Yükün Sahibi Olmak

(Fotoğraf alıntıdır)                                  

Bazı kelimeler vardır, insan onları çocukken duyar ama anlamını yıllar sonra kavrar. “Töre” de benim için böyle bir kelimeydi. Çocukluğumda bu kelimenin anlamını kitaplardan öğrenmedim. Bir sofrada, bekleyişte, lokmanın kime ait olduğunu gösteren sükûtunda öğrendim. O zaman bunun adını koyamadım. Bugün geriye dönüp baktığımda, çocukluğumun bazı sofralarının aslında birer hayat dersi olduğunu görüyorum.

Babamın avdan geldiği günler evin havası değişirdi. Beleş Dağı’nın havasını da beraberinde getirirdi sanki. Beleş Dağı da, Kuzey Makedonya’nın Güneydoğusunda yer alan Belasica (Belasiça/Beles) sıradağlarının Türkçedeki tarihî adıdır. Dağ silsilesi Kuzey Makedonya, Yunanistan ve Bulgaristan sınırları boyunca uzanır ve Yörüklük köylerinin beline takılmış aynlalı kemer misâli köyleri çevreler. Gelelim av ve avlanma mevzûsuna,  av bizim evde yalnızca eve getirilen bir yiyecek değildi. Onun arkasında emek vardı, tabiat vardı, sorumluluk vardı. Avlanan hayvanın sofraya gelmesi yeni bir bereketin gelmesiydi. Asıl mesele de, o sofrada nasıl davranılacağını bilmekti.

Bir gün babam tavşan avlamıştı. Yaban hayvanı olduğu için evde bunun da bir usulü vardı. Tavşan iki defa kaynatılır, ilk suyu dökülür, ikinci suyla arındırılırdı. O zaman bunun nedenini bütünüyle anlayamazdım. Bugün düşündüğümde bunun yalnızca bir hazırlama biçimi olmadığını hissediyorum. Yabanın kokusunu, dağın izini, ormanın sertliğini evin dışarıda bırakmak isteyen eski bir anlayış vardı. Doğadan gelen şeyin sofraya gelişinde bile bir ölçü gözetiliyordu.

Sonra et pirinçle buluşur, tavşan kapaması sofraya gelirdi. Çocukluğumun izi; en sevdiğim yemeklerinden biri “tavşan kapamasıydı”. Odun ateşinde pişmesi de ayrı bir lezzizlik katardı. Fakat bugün o yemeği düşündüğümde aklıma yalnızca tadı gelmiyor. Yer sofrası geliyor. Aynı örtünün çevresinde oturan insanlar geliyor. Bekleyen kaşıklar geliyor. Bir de sofranın ortasında duran kelle geliyor.

Kelle benim çocuk gözümde ayrı bir şeydi. Diğer etlerden farklı görünürdü. Belki meraktı, belki çocukluğun yasak olana duyduğu ilgi. Bir gün elimi uzattım. Babam sesini yükseltmedi. Sadece “Dur kız. Kelleyi avcı olan yer. Sen diğer etlerden ye.” dedi. O cümle o gün benim için basit bir uyarıydı. Bugün ise çocukluğumdan kalan en kuvvetli kültür derslerinden biri olarak duruyor önümde.

Çünkü o sofrada kimsenin elinde yazılı bir kural yoktu. Kimse töreyi tarif etmiyordu. Kimse bana uzun uzun gelenek ve göreneklerden söz etmiyordu. Fakat herkes neyin nasıl yapılacağını biliyordu. İşte sözlü kültürün gücü biraz da burada ortaya çıkıyordu. Bilgi yalnızca anlatılmıyor, hayatın içinde yaşatılıyordu. Bugün keşkeleri, eskinin kendini bilmesiydi belki de bugüü ve dünü ayıran çizgi…

Babamın “Kelleyi avcı olan yer” sözü, aslında bir hakkı gösteriyordu. Fakat bu hak yalnızca ayrıcalık değildi. Avcı, hayvanı avlayan kişiydi. Dolayısıyla avın sorumluluğunu da taşıyordu. Başın ona ayrılması, gücün karşılığında yükün de ona verilmesi anlamına geliyordu. Babam sofranın en kıymetli kısmını kendisine alırken aslında kendisine en ağır anlamı da alıyordu.

Bugün töre kelimesini düşündüğümde aklıma önce bu geliyor. Töre yalnızca yapılması gerekenlerin bütünü değildir. Töre, insanın kendi hakkını bilmesi kadar başkasının hakkını da gözetmesidir. Gücü elinde tutanın sınırını bilmesidir. Sofranın başında oturanın önce kendi payını değil, kendi sorumluluğunu düşünmesidir. Yer sofrasının da böyle bir düzeni vardı. Babam sofraya gelmeden kaşık tutulmazdı. O başlamadan diğerleri başlamazdı. Çocuk için bu, zaman zaman zorlayıcı bir bekleyişti. İnsan acıkınca hemen yemek ister. Fakat o sofrada açlık bile düzenin önüne geçemezdi. Beklemek, sofranın bir parçasıydı. Şimdinin ayrı gayrı yemek yemesi, sabrın bize elveda deyişi ne zamandır ola geldi acaba?

Bugünün dünyasında en çok kaybettiğimiz şeylerden biri belki de bu bekleme hâli. Her şeyin hemen olmasını istiyoruz. Sözümüz hemen duyulsun, istediğimiz hemen olsun, bize ait olduğunu düşündüğümüz şeyi hemen alalım istiyoruz. Çocuklarımız da böyle bir dünyanın içinde büyüyor. Bir görüntü birkaç saniyede değişiyor. Bir haberin devamını beklemiyoruz. Bir mesajın cevabını beklemek bile ağır geliyor.

Oysa beklemek insanı eğiten bir şeydi.

Bir sofrada beklemek, yalnızca yemeği beklemek değildi. Başkasının varlığını kabul etmekti. Kendinden önce bir başkasının hakkını gözetmekti. Aynı sofrada bulunduğun insanlara karşı bir sorumluluk taşımaktı.

Bu yüzden eski sofralar bana bugün daha anlamlı geliyor. Çünkü sofranın düzeni, hayatın düzeninin küçük bir örneğiydi. Büyük önce başlardı. Küçük beklerdi. Avcı avın başını alırdı. Çocuk kendisine ayrılan eti yerdi. Herkesin bir yeri, bir hakkı ve bir sorumluluğu vardı.

Bunu bugün birebir yaşatmak zorunda değiliz. Zaten geleneklerin yaşaması, geçmişteki her davranışın olduğu gibi tekrarlanması anlamına gelmez. Asıl mesele, o davranışların ardındaki düşünceyi kaybetmemektir.

Çünkü bugün çocuklarımıza çok şey öğretiyoruz. Bilgi veriyoruz. Kurallar anlatıyoruz. Başarıyı, rekabeti, daha fazlasını istemeyi öğretiyoruz. Fakat bazen daha temel bir şeyi unutuyoruz. Elindekiyle yetinmeyi, sırasını beklemeyi, başkasının hakkını gözetmeyi ve sahip olduğu gücün karşılığında bir sorumluluk taşıdığını bilmeyi. Belki de törenin bugün bize söyleyebileceği en önemli söz budur. Hakkın varsa, yükün de vardır.

Babam o gün sofradaki en özel parçayı aldı. Fakat sofranın geri kalanını da kendisine ayırmadı. İstese alabilirdi. Av onundu. Emeği onundu. Fakat gücünü ölçüsüz kullanmadı. Kendisine düşeni aldı, bize düşeni bıraktı. Belki babalığın, büyüklüğün, önderliğin ve hatta insan olmanın anlamı da burada saklıdır. Başta olmak, önce almak değildir. Bazen önce yükü almaktır. Bir toplulukta sözü geçen kişi olmak, başkalarının hakkına daha fazla sahip olmak değil, kendi sorumluluğunu daha fazla taşımaktır.

Bugün sofralarımız değişti. Yer sofralarının yerini masalar aldı. Aynı kaptan yemek yemenin yerini ayrı tabaklar aldı. Sofrada herkesin önünde ayrı bir dünya var. Fakat değişmeyen bir ihtiyaç var. Birlikte yaşamanın bir ölçüye, bir saygıya ve bir sorumluluk duygusuna ihtiyacı var.

Töreyi yalnızca geçmişin bir kelimesi olarak bırakırsak, onun bize söyleyebileceği şeyleri de kaybederiz. Çünkü töre, geçmişten bugüne taşınan davranışların tamamı değil, o davranışların içinde saklı olan değerlerdir. Bir çocuğun sofrada beklemesi, bugün bize küçük bir ayrıntı gibi gelebilir. Fakat o bekleyişin içinde sabır vardır. Saygı vardır. Sıra vardır. Başkasını düşünmek vardır. Bir çocuğun kendisine ait olmayan kelleye uzanmaması, yalnızca bir yasak değildir. Hakkın sınırını bilmektir. Bütün bunları yıllar sonra daha iyi anlıyorum.

Belki bugün yeniden öğrenmemiz gereken şey budur.

Hakkımızı bilmek kolay.

Asıl mesele, yükümüzü idrâk etmek…

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ?