?>

CENNETİN İZLERİ

Hümeyra Yıldırım YALÇIN

5 saat önce

Beni de ıslatmayan yağmur ziyan oluyormuş gibime geldiği için pencere kenarından bir süre izledikten sonra kendimi dışarıda bulurum. Her damlayı başka bir melek indirirken benim nasibime düşenleri kendim teslim almalıyımdır onlardan. Hem emanet edilmesi gereken dualarım vardır aldığım damlalara karşılık.

Yıllardır arabayla hızlıca geçtiğim yeşil ve kahverenginin hızlıca yanımdan aktığı bir ormanlık alanın kıyısı. Mekân bu. Hafif yokuşa doğru.  Sağ yanım yeşil, sol gri ve siyah. Solda apartmanlar ve asfalt yol var. Şiddetli rüzgârın uğultusunun dindiği sakince yağan yağmurun ipil ipil aktığı bir öğlen sonrası yürümeye başladım bu yolda. Ellerim cebimde başım sağa dönük. Yağmur damlaları iri değil ama yarış varmış gibi aralarında peş peşe hızlıca iniyorlar yere. Öyle munis bir hava var ki sulara kapılıp eriyecek gibiyim. Sular asfalttan aşağı doğru kıvrıla kıvrıla iniyor ayaklarımın altından. Asfaltı da güzelleştiriyor bu sessiz şırıltı.

Ağaçlar suyla hemhal olunca daha vakur, daha mütevazı haldeler. Suyla işlenmiş yeni bir elbise var üzerlerinde. Zeytin yapraklarının ucunda titrek bekleşen damlalar inci gibi dizilmiş tek tek. Çamların iğne yapraklarındakiler daha çok ve daha ufak. Her bir damlanın görüntüsünü, ışıltısını, yaprağın ucunda bir inci küpe gibi duruşunu kaydetmek için hafızama durdum biraz ağaçların yanında. Birkaç damlayı aldım parmağımı uzatarak. Birkaç fotoğraf çektim yakından. Gözümün gördüğü zarafetten,  parlaklıktan, canlılıktan, doygunluktan uzak kaldı her bir kare. Gönlümde saklamak en iyisi… Hem gönlüm sadece görüntüyü değil yağmurun sesini, havanın kokusunu, ayrı ayrı her rengi  ve köpürüp gelen hislerimi de kaydedecek en iyi yerdi.

Kimse yoktu etrafta. Arada solumdan arabalar geçti. Apartmanlar, ıslanmasın diye kafalarını bile çıkarmasına izin vermiyordu sakinlerinin. Belki camdan izleyen birileri kalmıştır hâlâ yağmuru…  Bilmiyorum. Yürüyorum… Yıllardır sadece izlediğim bir sokaktan yavaşça ıslana ıslana yürüyorum.  Hafif bir rüzgâr bile olabilir, ayırt edemiyorum. Tanıdık evlerden iyice uzaklaştım. Şimdi yokuşun başındayım.

Manzaranın düzlüğe çevrildiği yerde genişçe bir toprak yol ormanın içlerine doğru kıvrılıyor. Yolun çukurunda minik bir gölet oluşmuş. Başında dikiliyorum. Onlarca yağmur tanesi suya düşme hevesinde. Ahenkle ve yavaşça düşerken hâleler oluşturup karışıyor birikintiye. Bir merhabaya dönüşüyor her hâle. Hepsini kabul ediyor mini gölet. Rahmet-i Rahman ya. Kendiliğinden biten yabani otlar da sulardan inci takınmışlar. Sadece yeşil değiller. Pembe, eflatun, sarı gibi renk geçişleri var gövdelerinde ve yapraklarında. Saksı bitkisi olmayınca hudayinabit oluyor adları usulca. Yağmur bir salınım veriyor yapraklara, hafif eğilip doğruluyorlar her damlada. “Yaprakla yağmurun aşkı” diyebilirim buna.

Yağmur en güzel asfalta mı yağıyor, çam ağaçlarına mı, dikenli çalılara mı, zeytin yapraklarına mı, minik gölete mi seçemiyorum. Her birinin başında uzun uzun bekliyorum. Ha konuştu ha konuşacaklar. Ben onların durmadan Allah’ı zikrettiğini Kuran’dan biliyorum.  Başka bir dil dönüyor içlerinde. Biliyorum; Her şeyi söylemek mümkün; Epeyce yaklaşmışım… Sadece duyamıyorum. Ey nebâtat! Zikrinize beni de katın. Sizi epey seviyorum…

Toprak yoldaki su birikintisinin başında epey oyalandıktan sonra başka bir şırıltı çekiyor dikkatimi. Büyük taşların dizildiği yere yönelip kafamı uzatınca minik bir dere görüyorum. Ormanda kaybolan hikâye kahramanları gibiyim. Burada kendini saklayan bir dere varmış. Yolun solu gerçek, sağ tarafı masal gibi. Bir taşa oturup dereden akan yumuşak kahverengi suyu seyretmeye koyuluyorum. Yağmur tıpır tıpır düşmeye devam ediyor. Ben dünyayı unutuyorum her damlada. Toprağa, suya ve taşlara değen yağmurun sesi bir sonsuzluğa doğru artıp eksiliyor her an.

Dere kendi yatağında minik şelaleler oluşturarak akıyor. Henüz tam ıslah edilip betonla çevrilmemiş etrafı. Kurduğum masala öyle yakışıyor ki. Bu berraklık beni misafir ediyor bu yeni âlemde. İkram üstüne ikram… Gözüme ve gönlüme…

Dönüş vakti geliyor. Yokuştan yavaş yavaş inerken ayrıldığım masalın hüznü sarıyor beni. Cennet değildi de onun gibi bir şeydi. Ya O(sav) nasıl geri geldi? Miraçtan nasıl indi? Cenneti ve Sahibini gördü, muhabbet etti. Nasıl oldu da geri geldi?

Ben bir türlü girmek istemedim içeri. Ağaçların dallarını çekip bırakarak döktüm yapraklarda biriken su damlalarını. Dünya döküldü sandım yerlere. Başka sokaklara daldım yağmurun izinden giderek. Kırmızı ışıklarını saçarak peş peşe dizilen arabaları izledim. Yakışmadı arabalar yağmura. Yağmur yakışmadı arabalara. Yere döküldü sandığım dünya trafik ışıklarında, tabelalarda, sokak lambalarında, yaya geçitlerinde, balkon demirlerinde, ışıklı pencerelerde tekrar çıktı karşıma. Olsun, aldırmadım.

 İçime bir sonraki yağmura kadar yetecek fotoğraf, ses, video yükledim. Ben o gün o yağmurda, yok olacak bir dünyanın cennete ait izlerini gönlümde sakladım.

YAZARIN DİĞER YAZILARI