Dil, bir milletin yalnızca iletişim aracı değildir, aynı zamanda hafızasıdır. Günlük hayatta kullandığımız pek çok deyim, atasözü ve kalıp söz, farkında olmadan bizi yüzyıllar öncesine götürür. Ne var ki modern hayatın hızlı temposu içinde bu sözlerin nasıl ortaya çıktığını, hangi kültürel zeminde şekillendiğini pek sorgulamıyoruz. Oysa bazen ağzımızdan çıkan iki kelime, sayfalar dolusu tarih kitabının anlatabileceğinden daha fazlasını anlatabilir. “Darısı başına” sözü de bunlardan biridir.
Bu ifadeyi hemen herkes bilir. Bir düğünde, nişanda ya da evlilik haberi aldığımızda söyleriz. Mezun olan bir öğrenciye, askerden dönen bir gence, yeni bir işe başlayan bir dosta da aynı temennide bulunuruz. Çünkü bu deyim zaman içinde yalnızca evlilikle sınırlı kalmamış, sevindirici her olayın ardından “İnşallah aynı mutluluğu sen de yaşarsın.” anlamında kullanılan bir iyi dileğe dönüşmüştür. Ancak çoğumuz bu sözün neden “darı” üzerinden kurulduğunu hiç düşünmeyiz.
Oysa “darısı başına” ifadesi, Türk kültürünün en eski geleneklerinden biri olan saçı geleneğinin dilimizdeki izidir. Eski Türk topluluklarında düğünler yalnızca iki insanın hayatını birleştirdiği törenler değil, aynı zamanda bereketin, bolluğun ve yeni başlangıçların kutsandığı önemli merasimlerdi. Gelin ile damadın üzerine buğday, darı, para ve şeker gibi çeşitli nimetler saçılır, bunların yeni kurulan yuvaya uğur ve bereket getireceğine inanılırdı. Bu uygulama, Gök Tanrı inancında kansız kurban anlayışının bir uzantısı olarak görülüyor, kötü ruhları uzaklaştırmak ve yeni aileyi korumak amacıyla gerçekleştiriliyordu.
Zamanla inanç sistemi değişti, ritüeller farklılaştı ancak kültür tamamen ortadan kalkmadı. Dini anlamını büyük ölçüde kaybeden saçı geleneği, halk arasında bir düğün âdeti olarak yaşamaya devam etti. Bugün düğünlerde buğday yerine konfeti, darı yerine gül yaprakları ya da renkli süslemeler kullanılıyor. Değişen yalnızca şekil, iyi dileklerin özü ise aynı kaldı. Belki de modern düğünlerin konfetisi, eski Türk düğünlerinin darısından başka bir şey değildir.
Burada dikkat çeken başka bir ayrıntı daha var. Eski kaynaklar, maddi durumu iyi olan ailelerin düğünlerde para, şeker ve buğday saçtığını, bunları temin edemeyenlerin ise darı kullandığını anlatıyor. Buna rağmen yüzyıllar sonra dilimizde yaşayan ifade “Parası başına” ya da “Buğdayı başına” olmadı. Bugüne ulaşan, darının adı oldu. Bu durum, kültürü ayakta tutanın çoğu zaman gösterişli hayatlar değil, halkın ortak hafızası olduğunu gösteriyor. Dili yaşatan da, deyimleri geleceğe taşıyan da halkın kendisidir.
Belki de bu örnek bize mitolojinin gerçekten hiçbir zaman kaybolmadığını gösteriyor. Çoğu kişi mitolojiyi yalnızca eski çağlara ait masallar ya da efsaneler olarak düşünür. Oysa mitoloji, bazen kullandığımız bir deyimde, bazen düğünlerde sürdürülen bir gelenekte, bazen de anlamını unuttuğumuz küçük bir ritüelde yaşamaya devam eder. Geçmiş, sandığımız kadar uzağımızda değildir, günlük hayatımızın tam ortasında durmaktadır.
Bugün bir dostumuza “Darısı başına” dediğimizde, aslında yalnızca iyi bir dilekte bulunmuyoruz. Farkında olmadan binlerce yıllık bir kültürün, bereket anlayışının ve ortak hafızanın da taşıyıcısı oluyoruz. Dilin en güzel tarafı da budur. Kelimeler değişen dünyaya direnir; insanlar unutsa bile kültür, bazen iki kelimenin içinde yaşamaya devam eder.