Hun Türklerinden günümüze ulaştığı rivayet edilen bu dua, yalnızca dinî bir yakarış değil, aynı zamanda eski Türk dünyasının ruhunu yansıtan güçlü bir kültür metnidir. Bu sözlerde bir milletin korkuları, umutları, yaşama biçimi ve dünyayı algılayışı vardır. Bugün bu duayı okurken insan, bozkırda yaşayan eski Türk topluluklarının göğe bakışını, doğayla kurduğu bağı ve millet anlayışını hissedebilmektedir. Çünkü eski Türklerde dua, yalnızca istemek değil; hayata, vatana, töreye ve millete bağlılığın da ifadesiydi.
Türklerin en eski inanç sistemi olarak kabul edilen Gök Tanrı inancı, uzun yıllardır tarihçiler ve araştırmacılar tarafından incelenmektedir. Türk tarihçisi İbrahim Kafesoğlu, eski Türklerde din anlayışını anlatırken Gök Tanrı inancının “yüksek bir ahlak ve devlet fikri” taşıdığını söyler. Ona göre Türklerde Tanrı anlayışı yalnızca korkuya dayanmıyordu. Aynı zamanda düzen, adalet ve milletin korunması düşüncesiyle bağlantılıydı. Bu yüzden eski Türk hükümdarları da gücü kendilerinden değil, Tanrı’dan aldıklarına inanırlardı. Orhun Yazıtları’nda geçen “Üze kök tengri asra yağız yer kılındukta…” sözleri de göğün ve yerin yaratılışını anlatırken Tanrı’yı evrenin merkezine koymaktadır.
Fransız tarihçi Jean-Paul Roux ise Türklerin göğe verdiği anlamın yalnızca fiziksel bir gökyüzü olmadığını ifade eder. Ona göre gök, sonsuzluğu ve kutsallığı temsil eden manevi bir kavramdı. Bu nedenle eski Türklerde “kök” kelimesi hem mavi rengi hem de yüceliği ifade ediyordu. Gök Tanrı, her şeyin üzerinde bulunan tek kudret olarak görülüyordu.
Eski Türk toplumunda doğa ile insan arasında güçlü bir bağ vardı. Bozkır hayatı, insanı tabiatın ritmine göre yaşamaya zorluyordu. Yağmurun yağması, otlakların yeşermesi, hayvanların çoğalması yalnızca ekonomik meseleler değildi; hayatın devamı demekti. Bu yüzden dualarda sık sık bolluk, bereket, su ve hayvanların adı geçmektedir. Türkolog Bahaeddin Ögel, Türk mitolojisi üzerine yaptığı çalışmalarda eski Türklerin doğayı canlı bir düzen olarak gördüklerini söyler. Ona göre dağlar, nehirler ve ağaçlar yalnızca birer varlık değil, aynı zamanda kutsallık taşıyan unsurlardı. Ancak bütün bu anlayışın merkezinde yine tek bir yaratıcı bulunuyordu.
Hun Türklerine ait olduğu aktarılan dua da bu düşüncenin en dikkat çekici örneklerinden biridir. Çünkü bu duada yalnızca savaş ve güç isteği yoktur. Aynı zamanda huzur, bereket, aile, çocuk, hayvan ve toplumsal düzen isteği de vardır. İnsan dua boyunca bir bozkır toplumunun yaşamını gözünde canlandırabilmektedir. Kuzuların çoğalması, sütlerin artması, yağmurun eksik olmaması ve insanların aç kalmaması için edilen dilekler oldukça samimi bir hayat anlayışını yansıtır.
Duanın dikkat çeken bir başka yönü ise millet vurgusudur. Eski Türklerde “budun” yani millet kavramı büyük önem taşımaktaydı. Devlet yalnızca yönetim biçimi değil, milletin ayakta kalmasının güvencesiydi. Bu yüzden duanın sonunda geçen “Türk budun ilsiz kılma, başsız kılma, töresiz kılma” sözleri oldukça anlamlıdır. Çünkü eski Türk düşüncesinde il, töre ve bağımsızlık birbirinden ayrılmaz kavramlardı.
Hun Türklerinin yaptığı rivayet edilen dua şöyledir:
“Ulu Tanrı.Her şeyi yaratan Tanrı.Yenilmez, yıkılmaz, ölmez, bitmez, yitmez, yok olmaz Tanrı.Suyu donduran, buzu eriten, buzdan su yürüten, sudan ırmak coşturan, ırmaktan göl dolduran, gölde balık gezdiren Tanrı.Kuru derelere pınar koşturan, ota ağaca can yürüten, ottan ağaçtan çiçek çıkartan, çiçeklerden oğul veren, arıya bal yaptıran Tanrı.Günümüzü aydınlatan, gecemizi yıldızlarla süsleyen Tanrı.Bize yeni bir yıl veren Tanrı.Bu yıl bize bol ver, bolluk ver.Otumuz otlağımız bol ver.Kulunlarımız kuzularımız bol ver.Yapağımız yünümüz, yağımız sütümüz, peynirimiz, kımızımız bol ver.Yağmurumuz suyumuz bol ver.Avlağımız avımız bol ver.Urısı, kızı oğulumuz bol ver.Anamızı balamızı, oğulumuzu kızımızı, gencimizi yaşlımızı, bu Kara Yer üzerinde hepimizi kara çorlardan sakla, isizlikten bizi esirge Yüce Tanrı.Yayımız yaman, okumuz şaşmaz, kılıcımız keskin kıl.Yağının başını munsuz, bileklerimizi güçsüz, yüreklerimizi umutsuz koma.Bahar geçsin yaz gelsin, yaz geçip güz gelsin, güz buduna yeğni gelsin.Kuzumuz, kulunumuz, oğulumuz çok olsun.TÜRK çoğalsın Acun üze bey olsun.Aç, çıplak kalmasın, acun düzen dirlik bulsun.Yer ve gök ülüşü için, atalarımız tini için sunduğumuz iduklarımızı una.Yüce Tanrı.TÜRK Budun ilsiz kılma, TÜRK Budun başsız kılma, TÜRK Budun töresiz kılma, Hun Budun yüzün yere vurma, TÜRK Budun tutsak kılma, hatun olacak kızlarımızı kun, bey olacak oğullarımızı kul kılma.TÜRK budununu koru.”
Bu dua, eski Türklerin yalnızca savaşçı bir toplum olmadığını açıkça göstermektedir. Onlar üretmek, çoğalmak, huzur içinde yaşamak ve milletlerini korumak isteyen insanlardı. Aynı zamanda güçlü olmayı, bağımsız yaşamayı ve törelerini kaybetmemeyi istiyorlardı. Belki de bu yüzden bu dua, aradan geçen yüzyıllara rağmen bugün hâlâ insanın içinde derin bir his bırakmaktadır. Çünkü bu sözlerin içinde yalnızca geçmişin sesi değil, bir milletin hafızası vardır.