Savaşlar Biter, Düzenler Başlar
Bir önceki yazıda II. Dünya Savaşı sırasında devletlerin benzer araçları farklı siyasî hedeflerle kullandıklarını değerlendirmiştik. Ancak savaşların gerçek etkisi çoğu zaman savaş sonrasında kurulan düzende ortaya çıkar. Çünkü cephede kazanılan zaferler, ancak kurumlara, ittifaklara ve yeni güç dengelerine dönüştürülebildiği ölçüde kalıcı olur.
II. Dünya Savaşı sonrasında dünya tam da böyle bir dönüşüm yaşadı. Almanya’nın yenilgisi ve Japonya’nın teslim olması milletlerarası siyasetin yeniden kurulmasını ifade ediyordu. XIX. yüzyılın Avrupa merkezli dünya sistemi zayıflamış; Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği iki büyük güç merkezi olarak öne çıkmıştı. Artık uluslararası politika çok kutuplu Avrupa dengesiyle değil, iki süper gücün belirlediği yeni bir yapı içinde şekilleniyordu.
Bu dönüşümün dikkat çekici şahsiyetlerinden biri Winston Churchill’dir. Churchill savaş yıllarında İngiltere’nin direniş iradesini temsil etmişti. Ancak savaş sonrasında İngiltere eski küresel üstünlüğünü koruyamadı. Hindistan başta olmak üzere sömürgeler bağımsızlık yoluna girdi ve Britanya İmparatorluğu çözülme sürecine girdi. Böylece savaşı kazanan İngiltere, savaş sonrasının belirleyici gücü olmaktan uzaklaşırken dünya siyasetinin ağırlık merkezi Atlantik’in iki yakasına kaydı.
ABD’de ise Harry Truman yeni dönemin kurucu şahsiyetlerinden biri oldu. 1944 Bretton Woods düzeniyle dolar merkezli ekonomik sistemin temelleri atılmış, IMF ve Dünya Bankası gibi kurumlar ortaya çıkmıştı. Truman döneminde 1947 Truman Doktrini ile Sovyet yayılmasına karşı çevreleme politikası benimsendi. Aynı yıl Marshall Planı ile Batı Avrupa’nın ekonomik bakımdan yeniden ayağa kaldırılması hedeflendi. 1948 Berlin Buhranı Batı’nın güvenlik kaygılarını artırırken, 1949’da NATO’nun kurulması Batı Bloku’nun askerî çatısını oluşturdu. Böylece Truman yalnız bir dış politika çizgisi değil, Batı dünyasının askerî, ekonomik ve siyasî düzenini kurumsallaştıran bir yapı ortaya koydu.
Sovyetler Birliği’nde Josef Stalin ise farklı bir düzen inşa etmekteydi. Nazi Almanyası’na karşı kazanılan zafer sonrasında Sovyet etkisi Doğu Avrupa’ya yayıldı. Polonya, Doğu Almanya, Macaristan, Romanya, Bulgaristan ve Çekoslovakya gibi ülkelerde Sovyet nüfuzu belirginleşti. 1947’de Cominform’un kurulması, komünist partiler arasındaki koordinasyonu güçlendirdi. 1949’da Çin’de komünist yönetimin iktidara gelmesi ise bu etkinin Avrupa dışına taştığını gösterdi. Stalin’in ölümünden sonra 1955’te kurulan Varşova Paktı da onun şekillendirdiği güvenlik anlayışının devamı niteliğindeydi.
Böylece milletlerarası münasebetlerde güç mücadelesine ideoloji unsuru da açık biçimde dâhil oldu. Artık mesele yalnız devletlerin sınırları veya askerî kapasiteleri değildi. Liberal demokrasi ile komünizm arasındaki mücadele, Soğuk Savaş boyunca uluslararası siyasetin ana ekseni hâline geldi. Bu yeni dönemde kurumlar kadar doktrinler de belirleyici oldu.
Savaş sonrası düzen yalnız iki kutuplu sistemden ibaret değildi. Sömürge imparatorluklarının çözülmesiyle Asya, Afrika ve Latin Amerika’da çok sayıda devlet bağımsızlığını kazandı. Böylece daha önce çoğu zaman Avrupa politikasının uzantısı olarak görülen coğrafyalar, milletlerarası siyasetin bağımsız aktörleri hâline geldi. Bağlantısızlar Hareketi ise iki blok dışında üçüncü bir siyasal alanın doğduğunu gösterdi.
Türkiye açısından mesele daha farklıydı. Mustafa Kemal Atatürk, Millî Mücadele sonunda bağımsız ve kurumsal bir devlet düzeni kurmuştu. İsmet İnönü’nün önündeki temel mesele ise bu devleti II. Dünya Savaşı’nın dışında tutmak ve savaş sonrasında oluşan yeni uluslararası düzende güvenliğini sağlamaktı. Savaş sonrasında Sovyetler Birliği’nin Boğazlar ve Doğu Anadolu üzerindeki talepleri, Türkiye’nin dış politika yönelişini belirgin biçimde etkiledi. Bu şartlar altında Batı güvenlik sistemiyle bütünleşmek Türkiye açısından bir tercihten ziyade stratejik bir zorunluluk olarak görülmeye başlandı. Türkiye, 12 Mart 1947 tarihli Truman Doktrini kapsamında yaklaşık 100 milyon dolar askerî ve ekonomik yardım aldı; 1948’de Marshall Planı sürecine dâhil oldu, 1949’da Avrupa Konseyi’nin kurucu üyeleri arasında yer aldı ve Kore’de bedelini kanıyla ödediği NATO’ya 1952’de katıldı. Böylece İnönü döneminde şekillenen Batı’ya yöneliş, Türkiye’nin güvenlik ve dış politika anlayışında kalıcı bir eksen hâline geldi.
Bu yöneliş sonraki yıllarda da sürdü. 1953 Balkan İttifakı ve 1954 Balkan Paktı, Türkiye’nin Balkanlar’daki güvenlik siyasetini güçlendirirken; 1955’te kurulan Bağdat Paktı, daha sonra CENTO adını alacak olan bölgesel güvenlik düzeninin temelini oluşturdu. 1957 Eisenhower Doktrini ise Amerika Birleşik Devletleri’nin Orta Doğu’da Sovyet nüfuzunu sınırlandırma politikasını daha da belirginleştirdi. Aynı dönemde Suriye Buhranı, Arap-İsrail çatışmaları ve Yunanistan’ın Kıbrıs meselesini uluslararası platforma taşıma girişimleri, Soğuk Savaş’ın yalnız Avrupa’da değil, Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’de de şekillendiğini gösterdi. Böylece Türkiye’nin güvenlik anlayışı, yalnız Sovyet tehdidine karşı savunmadan ibaret olmaktan çıkmış; Balkanlar, Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’i kapsayan daha geniş bir stratejik çerçeveye oturmuştur.
Avrupa ise savaşın yıkımından farklı bir sonuç çıkardı. Fransa ve Almanya öncülüğünde 1951’de Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu kuruldu. 1957 Roma Antlaşması ile Avrupa Ekonomik Topluluğu’na giden yol açıldı. Bu süreç, 1993 Maastricht Antlaşması ile Avrupa Birliği’ne dönüşecek kurumsal yapının temelini oluşturdu. Avrupa, yüzyıllar boyunca savaşlara yol açan rekabeti bu kez ortak kurumlar içinde denetlemeyi tercih etti.
Soğuk Savaş’ın ilk büyük sıcak çatışmalarından biri 1950’de başlayan Kore Savaşı oldu. Bu savaş, iki süper gücün doğrudan karşı karşıya gelmeden başka coğrafyalar üzerinden mücadele edebileceğini gösterdi. Daha sonra Vietnam, Afganistan ve Orta Doğu’daki krizler de aynı mantığın farklı örnekleri olarak ortaya çıktı.
Bu dönemde teknoloji de güç mücadelesinin parçası hâline geldi. II. Dünya Savaşı hava gücünün önemini göstermişti. Soğuk Savaş yıllarında ise rekabet nükleer silahlara, füze teknolojilerine ve uzay çalışmalarına taşındı. 1957’de Sputnik’in uzaya gönderilmesi ve 1969’da Apollo 11’in Ay’a ulaşması, bu yeni rekabet alanının sembolleri oldu.
John F. Kennedy’nin karşılaştığı en büyük sınav ise 1962 Küba Füze Krizi oldu. Sovyetler Birliği’nin Küba’ya nükleer füze yerleştirmesi, dünyayı nükleer savaşın eşiğine getirdi. Kennedy ile Nikita Kruşçev arasında yürütülen diplomasi sayesinde kriz sıcak savaşa dönüşmeden çözüldü. Böylece nükleer çağda liderlerin önündeki temel mesele, artık yalnız savaş kazanmak değil, savaşı önleyebilmekti.
Bu örnekler birlikte değerlendirildiğinde savaş sonrası düzenin kurumlarla birlikte şahsiyetlerle de şekillendiğini göstermektedir. Churchill bir imparatorluğun çözülüşünü, Truman Batı düzeninin kuruluşunu, Stalin Doğu Bloku’nun yükselişini, İnönü ve Demokrat Parti kadroları Türkiye’nin yeni güvenlik arayışını, Kennedy ise nükleer çağın kriz yönetimini temsil etmektedir.
Yakın dönem de aynı gerçeği göstermektedir. 11 Eylül 2001 sonrasında George W. Bush yönetiminde Afganistan ve Irak’a gerçekleştirilen askerî müdahaleler, askerî başarının tek başına kalıcı ve istikrarlı bir siyasî düzen oluşturmak için yeterli olmadığını ortaya koymuştur. Nitekim bu müdahalelerin ardından uzun yıllar devam eden güvenlik, yönetim ve istikrar sorunları yaşanmıştır. Bu durum, savaşların sonucunu belirleyen unsurun yalnız askerî başarı değil, savaş sonrasında kurulabilen siyasî ve kurumsal düzen olduğunu bir kez daha göstermektedir.
Sonuç olarak tarih, yalnız savaşların değil, savaşlardan sonra kurulan düzenlerin de tarihidir. Şartlar devletleri benzer sorunlarla karşı karşıya bırakır. Ancak bu sorunlara verilen cevaplar, şahsiyetlerin tercihleri ve kurumların niteliğiyle kalıcı hâle gelir. Savaşlar biter; fakat onların ardından kurulan düzenler, sonraki nesillerin kaderini belirlemeye devam eder.
Bir sonraki yazıda, aynı yüzyılda ortaya çıkan fakat toplumlarını farklı yöntemlerle dönüştürmeye çalışan üç önemli şahsiyeti ele alacağız: Mahatma Gandhi, Nelson Mandela, Ruhullah Humeyni.
Devam edecek…