Avrupa başta olmak üzere dünyanın çeşitli ülkelerinde Türkiye kökenli yaklaşık 6 milyon insan yaşamaktadır. Bu insanların Türkiye ile ilişkileri başlangıçta farklı daireler, bakanlıklar ve başkanlıklar tarafından yürütülüyordu. Çalışmaların çok sayıda kurum arasında dağılması ve bilgilerin parçalı biçimde toplanması, konunun merkezileştirilmesi ihtiyacını doğurdu. Bu yöndeki girişimler 1987’de “Yurtdışı Türkleri Bakanlığı” fikriyle gündeme geldi. Daha sonraki yıllarda böyle bir bakanlığın kurulmasına yönelik talepler zaman zaman güçlendi; çeşitli örgütler ve basın kuruluşları da bunun önemini vurgulayan açıklamalar yaptı ve kampanyalar yürüttü.
Bakanlık olarak düşünülen bu örgütlenme, 2010 yılında başkanlık düzeyinde hayata geçirildi. Bakanlar Kurulu’nun “Yurtdışı Türkler Başkanlığı”nı kurma adımı kamuoyuna “müjde” olarak duyuruldu. Genel beklenti, yurtdışında yaşayan “gurbetçilerin” sorunlarının daha koordineli biçimde çözülmesiydi. Artık dış Türklerin, yaşam merkezleri bulundukları ülkeler olduğu için Ankara kaynaklı birçok bürokratik sorun ve sıkıntının daha kolay aşılacağı düşünülüyordu.
Almanya’da yaşayan Türkler, Almanya ve Türkiye hükümetleriyle bürokrasisinin kendilerine yönelik anlayış ve politikaları gündelik yaşamlarını kolaylaştırdığı ölçüde rahat edebilir. Başka bir ifadeyle, insan merkezli siyaset anlayışı ve uygulamaları güçlendikçe yaşam koşulları da iyileşir.
Dönemin Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, Yurtdışı Türkler Başkanlığı’nın hedefini “Yurtdışında yaşayan Türk vatandaşlarının haklarını korumak, örgütlenmelerini sağlamak ve anavatanlarıyla bağlarını muhafaza etmek” sözleriyle açıkladı. Böylece İtalya’nın yurtdışındaki vatandaşlarına yönelik “Patronati Modeli” örnek alınmış oldu. Ancak Başkanlık, vatandaşın ihtiyaç duyduğu teknik ve bürokratik hizmetlere odaklanmaktan çok, siyasi hedeflerin öne çıktığı bir girişim olarak şekillendi. Kurulan daireler, ülkelere göre oluşturulan masalar ve faaliyetlerin ağırlığı dikkate alındığında, Türkiye devletinin “Nerede bir Türk varsa, kurumlarıyla Türkiye de oradadır” duygusunu vermeye çalıştığı görülmektedir. Türkiye adına lobi faaliyetleri yürütmek “vatandaşların görevi” olarak öne çıkarılıyor ve bu anlayışa uygun örgütlenmeler oluşturuluyor.
Sivil toplum yöneticisi ve kültür diplomatı olarak Başkanlığın çeşitli fikir toplantılarına katıldım; çözüm arayışlarında görüşlerimi defalarca paylaştım. Herkesin aynı akıntıya kapıldığı dönemlerde farklı bir yöne bakmaya çalıştım ve Başkanlığın kuruluşundaki sorunlara her fırsatta dikkat çektim. 2009 ve 2012 yıllarında vardığım kanaati şöyle not etmiştim:
Hükümetin Yurtdışı Türklere yönelmesinin temel nedeni, onlara kendi politikaları içinde ekonomik ve siyasi bir rol biçmesi; yani onlardan yararlanmak istemesidir. Yurtdışındaki vatandaşlar üzerindeki hâkimiyetini kaybetmemek için dış Türklere sahip çıkıyor görünmektedir. Oysa devlet “Yurtdışı Türklerine sahip çıkıldıkça” insanların sorunları artmamalı, azalmalıdır. Bu nedenle kurumlar yerlileşme sürecinde önce yurtdışındaki insanların gerçek ihtiyaçlarını anlamalı, sonra kendi yapılarını bu ihtiyaçlara uyarlamalıdır. Korkarım Türkiye önce kendi beğendiği bir elbiseyi tasarlıyor, sonra onu giydirecek mankenler arayacak.’
Yurtdışı Türklere yönelik politikaların nihai etkisi, Türkiye kökenli göçmenlerin yaşadıkları ülkelerde çoğunluk toplumuyla kaynaşmasını kolaylaştırması ya da zorlaştırmasıdır. Bu nedenle kurumların fiilen yaşadıkları ülkenin bir parçası olan insanların hayat gerçeğini daha iyi görmesi gerekiyor.