?>

Türk-Alman Topluluğu’nun 65. Yılı ve Gıyabi Politikalar

Dr. Yılmaz Bulut

9 saat önce

Türkiye ile Almanya arasında imzalanan iş göçü anlaşmasının üzerinden 65 yıl geçti. Bu süreçte, çoğul kimliğe dayanan ulus aşırı bir Türk-Alman Topluluğu şekillendi. Her iki ülke de Topluluğa yönelik politikalar, idari uygulamalar ve siyasi girişimler geliştirmektedir. Almanya “uyum”, Türkiye ise “diyaspora” başlığı altında siyaset yürütmektedir. Bu yaklaşımların temelinde, “gıyabi” denilebilecek bir siyaset anlayışı yatmaktadır. Bu tarz siyaseti, Topluluğu nesne olarak görme eğilimi şeklinde tanımlıyorum. Aşağıda ‘gıyabi’ siyaset anlayışının çelişkilerini genel olarak özetlemek isterim:

Birincisi: Alman siyasetinin işleyişi türdeş Alman milleti idealine dayanmaktadır. Uyum ismi adında kendi beklentileri  doğrultusunda göçmen Toplulukların değerlerini ve davranışlarını değiştirmek amaçlı siyaset yapılmaktadır.

Türkiye ise göç olgusuna ekonomik fayda temellinde bakmış, kültürel anlamda Topluluğu kendi haline bırakmıştır. Zamanla kendisiyle birlikte hareket edecek, uluslararası diyaspora topluluğu oluşturma idealine kapılmıştır.

Oysa politikalar, Topluluğun yaşadığı dönüşümleri dikkate almalı ve sorunlarını azaltma taleplerine göre şekillenmelidir. Esas olan, devletlerin vatandaşlar üzerindeki nüfuzu değil, insanların devlete etki edebilmesidir.

İkincisi: Alman siyasetçileri, göçün ülkenin geleceği için bir şans olduğunu kabul etmekte hâlâ zorlanmaktadır. Şansölye Olaf Scholz döneminde kurulan yenilikçi hükümet bile göç ve uyum konularında ihtiyatlı söylemlerin ötesine geçememiştir. Bu nedenle, Almanya’daki göçmenlerin varlığını tanıma çabası Alman kamuoyuna da yönelmelidir.

Türkiye’deki hükümetler ise dış göç politikalarının hakkaniyeti konusunda yeterince özeleştirel davranmamaktadır. Tarihsel olarak yapılan hatalar yeterince sorgulanmamıştır. Türkiye kamuoyu da göç olgusunu “umuda yolculuk” söyleminin ötesinde yeterince kavrayamamıştır.

Üçüncüsü: Alman siyasetçiler göç sonrası oluşan Türk-Alman Topluluğunu Türkiye’nin kendine çekme çabalarından rahatsızlık duymaktadır. Aidiyet şüphesi nedeniyle göç meselelerini Türkiye resmi kurumlarının etkisinden yalıtma gayreti bulunmaktadır. 

Buna karşın Türk hükümeti, asimilasyon karşıtlığı üzerinden Topluluk üzerindeki etkisini korumak ve artırmak istemektedir. Almanya’daki Türkleri kendisi için ekonomik ve siyasi bir güç olarak görmektedir.

Oysa göç süreci, iki ülkenin karşılıklı anlaşmasıyla başlamıştır. Bu süreçte ortaya çıkan yapı, kendi dinamikleri olan göç ötesi bir topluluktur. Bu nedenle Almanya ve Türkiye, Türk-Alman Topluluğu’nun huzuru ve refahı için birlikte hareket etmelidir.

Dördüncüsü: Ne Almanya ne de Türkiye, göçle oluşan Türk-Alman Topluluğu’na ulus aşırı bir bakışla yaklaşabilmektedir. Çünkü “uyum” ve “diyaspora” politikalarının ortak yönü, Topluluğu istenen doğrultuda yönlendirme eğilimidir. Topluluğun kendi talepleri dikkate alınmadan, onun adına siyaset yapılmaktadır.

Oysa asıl ihtiyaç, Türk-Alman Topluluğu’nu özne olarak kabul eden siyasi yaklaşımlar geliştirmektir. Bu yaklaşımlar, Topluluğun sorunlarını çözmeye ve sıkıntılarını azaltmaya katkı sunan hakkaniyetli politikalara dayanmalıdır.

Bu bağlamda insanların ulus ötesi yeni bir kültür inşa ettiği, öngörülen kalıpların dışına taştığı; kendine özgü bir yol açtığı daha iyi görülmelidir. Çoklu kimlik yönelimlerini şekillendiren değer ve davranış kalıplarında doğal çelişkiler ve belirsizlikler ortaya çıkabilir. Bu nedenle, Topluluğun kimlik ve aidiyetinde yeni dengeler kurma çabalarına odaklanılmalıdır. Yaşanan gerçekler ışığında, her iki ülkenin de acilen politikalarını gözden geçirmesi gerekir.

Önümüzdeki yıllar, Almanya’daki Türk Topluluğu’nun Almanya ile bütünleşmesinin aynı zamanda toplumsal dönüşümü de gerektirdiğini gösterecektir. Toplumun ortasına doğru ilerleyiş ve uyum sağlama başarısı, sosyal gerilimleri de beraberinde getirebilir. Göç sonrası sürecin yönünü ise asli aktörler olan yeni kuşakların kendi kimliklerini başarıyla ortaya koyabilme becerisi belirleyecektir.

Özetle, her iki ülke de faydacı yaklaşımlardan uzaklaşıp insan merkezli bir bakış benimsemelidir. Vatandaşlarını nesne olarak görmekten vazgeçmelidirler. Almanya’nın ayrımcılığı önleyen ve barışçıl birlikte yaşamı güçlendiren politikaları, yeni bir toplumsal mutabakatın kurulmasını kolaylaştıracaktır. Türkiye ise Topluluğun temel sorun ve ihtiyaçlarını gözeten, göç sürecinin yol açtığı değişimleri dikkate alan insan merkezli politikalar geliştirmelidir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI