Gazetecilerin sıkça kullandığı “aroused public opinion” kavramı, masum bir uyanışı değil; harekete geçirilmiş, yönlendirilmiş ve siyasal baskı üretir hâle getirilmiş bir kamuoyunu ifade eder. David Truman’ın çıkar grupları teorisi tam da bu noktada aydınlatıcıdır. Truman’a göre siyaset, bireylerin saf tepkilerinden değil; örgütlü taleplerin, semboller aracılığıyla kamusal alana taşınmasından doğar. Kamuoyu kendiliğinden “uyanmaz”; uyandırılır.
Bugün İran’da yaşanan rejim karşıtı protestoları bu çerçeveden okuduğumuzda rahatsız edici ama görmezden gelinemeyecek bir tablo ortaya çıkar: Karşımızda yalnızca iç dinamiklerin ürünü olan bir toplumsal patlama değil, kamuoyunu aroused hâle getirmeyi hedefleyen örtülü bir lobicilik süreci vardır.
Lobicilik denildiğinde zihinlerde hâlâ dar bir imge dolaşır: takım elbiseli adamlar, parlamento koridorları, kapalı kapılar ardındaki pazarlıklar. Oysa Truman’ın da altını çizdiği gibi, çıkar grupları taleplerini yalnızca devlet kurumları üzerinden değil, toplumun tüm kurumları aracılığıyla dayatabilir. Medya, semboller, sloganlar, görsel dil ve kolektif hafıza bu sürecin asli araçlarıdır.

Bugün İran sokaklarında dalgalanan değiştirilmiş bayraklar, yırtılan eski semboller, yerine asılan yeni güneş logolu imgeler, tesadüfi estetik tercihler değildir. Bunlar, bir rejime karşı yalnızca itirazı değil, alternatif bir meşruiyet anlatısını inşa etmeye yönelik siyasal ürünlerdir. Her slogan, her görsel, her viral video; kamuoyunu duygusal olarak keskinleştiren, onu taraf olmaya zorlayan lobicilik çıktılarıdır.
“Aroused public opinion” tam olarak burada devreye girer. Bu, halkın salt öfkesinden ibaret değildir. Bu, öfkenin çerçevelenmiş, yönü tayin edilmiş ve uluslararası dolaşıma sokulmuş hâlidir. Truman’ın ifadesiyle çıkar grupları, taleplerini etkili kılmak için en uygun tekniği seçer. Bazen bu teknik yasa teklifidir; bazen diplomatik baskı; bazen de kamuoyunu ayağa kaldıracak sembolik siyaset. İran örneğinde gördüğümüz şey, tam da budur: İçerideki hoşnutsuzluk, dışarıdan beslenen söylem setleriyle birleşmekte; yerel talepler, küresel bir ahlaki anlatıya eklemlenmektedir. Bu durum protestoları “gayrimeşru” kılmaz; ancak onları saf, kendiliğinden ve yönsüz göstermeye çalışan anlatıyı da boşa düşürür.

Bugün “rejime karşı halk ayakta” başlığıyla servis edilen görüntüler, aynı zamanda uluslararası kamuoyunu ikna etmeye dönük bir baskı üretim mekanizmasıdır. Truman’ın deyimiyle çıkar grubu, taleplerini artık yalnızca kendi hükümetine değil, küresel siyasal alanın tamamına yöneltmektedir. İşte bu noktada yürütülen protestolar, lobicilikten ayrılamaz.
İran örneğine baktığımızda ise; kamuoyu gerçekten mi uyanıyor, yoksa uyandırılmak istenen yönde mi harekete geçiriliyor? İlk olarak sorulması gereken soru budur. “Aroused public opinion”, demokratik bir enerji olduğu kadar, manipülasyona da açık bir güçtür. Onu kimlerin, hangi sembollerle, hangi anlatılarla harekete geçirdiği sorusu sorulmadığında; sokaktaki öfke, başkalarının siyasal hesabına dönüşebilir. Kısaca; bugün İran’da olan biteni anlamak istiyorsak, romantik devrim anlatılarını bir kenara bırakıp Truman’ın soğukkanlı analizine kulak vermeliyiz. Bu bağlamda kamuoyu bir sonuç değil, bir araçtır. Ve lobicilik dediğimiz şey de; tam olarak bu aracı ‘’aroused’’ hale getirme sanatıdır.
