Dil, insanın dünyaya açılan kapısıdır... Dil sadece anlatmak için değil aynı zamanda anlam vermek için de vardır... Çünkü dilde konuşulan her kelime yanı sıra bir değeri taşır. Bir insan neyi nasıl söylüyorsa, aslında neye nasıl baktığını da ortaya koyar.
Avrupa’da yaşayan birçok Türk için asıl kayıp ne yazık ki burada başlıyor. Çocuklar başka bir dilde büyüyor, o dilde düşünüyor, o dilde hayal kuruyorlar... Türkçe ise yavaş yavaş onların dünyalarında kayboluyor... Ama kaybolan sadece dil olmuyor, o kelimelerin taşıdığı anlamlar da kaybiluyor...Zira her dil kendi değerleriyle birlikte yaşar. Goethe’nin de dediği gibi: “Bir milletin dili, onun ruhudur.”
Bugün birçok evde şu cümle yankılanıyor: “Anlaşamıyoruz.” Ama mesele sadece anlaşamamak değil... Aslında mesele aynı dili konuşamamak... Daha da irdeleyecek olursak mesele aynı kelimelerin içinde buluşamamaktır.
Anne “saygı” der, çocuk başka bir şey anlar.
Çocuk “özgürlük” der, anne konuya başka bir yerden bakar. Aynı kelimeler söylenir ama içleri artık aynı değerlerle dolu değildir. İşte dilde kopuş da ve iletişim de kopuş da tam olarak burada başlar. Hatta bu durum sadece nesiller arasında da değildir. Aynı yaşta insanlar bile bazen birbirine yabancı hale gelir. Konuşurlar ama ilerleyemezler ve anlaşamazlar... Aynı cümleler dönüp durur kısır bir döngü gibi... Çünkü kelimeler vardır ama ortak bir anlam yoktur. Kavramların içini dolduran deǧerler farklıdır...Herkes kendi dünyasının dilini konuşur.
Oysa dil sadece iletişim kurmak değildir. Dil, bir insanın neye inandığını, neyi doğru bulduğunu, neye değer verdiğini taşır. Bir kelimenin içi boşaldığında, aslında bir değer de zayıflar ve hükmünü yitirir... Bu yüzden dil kaybı, sessiz ama derin bir kayıptır.
Türkçe bu noktada sadece bir araç değildir. Türkçe bir bakıştır... Bir sıcaklıktır... Bir yakınlıktır...Deǧerler manzumesinin aktarıldıǧı bir araçtır... Anne ile çocuk arasında kurulan görünmez bir bağdır... Bir çocuğun “anne” derken hissettiği ile başka bir dilde söylediği aynı değildir. Malum kelimeler sadece söylenmez, hissedilir...
Evde Türkçe konuşmak bu yüzden önemlidir. Bu sadece dil öğretmek değildir. Bu değerleri aktarırken olaylara bakışı, duruşu, anlayışı da aktarmaktır. Çocuk sadece kelime öğrenmez aynı zamanda o kelimenin içindeki anlamı da öğrenir. Elbette yaşanılan ülkenin dili gereklidir ve mutlaka çok iyi öǧrenilmelidir. Hayatın içinde yer almak için bu şarttır. Ama bu kendi dilini geri plana itmek anlamına gelmemelidir.
Bugün “aynı dili konuşmuyoruz” deniyorsa, bu sadece farklı kelimelerden kaynaklanmıyor. Aynı kelimelerin farklı anlamlar taşımasından kaynaklanıyor çoǧu kez... Bu da insanları birbirinden uzaklaştırıyor. Türkçe kaybolursa, sadece bir dil kaybolmaz. Anlayış kaybolur. Yakınlık kaybolur. Bağ kaybolur. İnsan kendi evinde bile kendini anlatamaz hale gelir.
Ve asıl kırılma da tam burada başlar: İnsan konuşur ama anlaşılmaz. Aynı kelimeyi söyler ama başka bir dünyadan seslenir. Çünkü dil artık ortak bir köprü değil, ayrı dünyaların duvarına dönüşmüştür. Ve köprüler yıkıldığında ise geriye sadece birbirine bakan ama ulaşamayan ve anlaşamayan insanlar kalır. Bu yüzden Türkçeyi yaşatmak konuşmanın çok ötesinde olduǧunu bilmeliyiz ki aynı anlamda ve deǧerlerde buluşabilelim.
