Bir Cenazenin Tanıklıǧında

Bir Cenazenin Tanıklıǧında
25-02-2026

Gözlem yapmayı seviyorum. Kalabalıkların içinde bir adım geri çekilip insanları izlemeyi… Düğünlerde, cenazelerde, bayramlarda, törenlerde… Çünkü insan en çok böyle zamanlarda kendini ele veriyor. Hayatın büyük sahnelerinde değil sadece, o sahnelerin arasındaki küçük saniyelerde gizleniyor gerçekler…

Düğünlerde özellikle takı faslını izlemeyi seviyorum. O telaşın, müziğin, ışıltının içinde kim kiminle nasıl iletişim kuruyor… Kim gelinin elini tutuyor, kim sadece parmak uçlarıyla değip geçiyor… kim damadın omuzuna dokunurken güç gösterisinde bulunuyor, kim gönülden kucaklıyor…Kim takı zarfını uzatırken gözlerinin içi gülüyor, kim verirken yüz kasları geriliyor... Kim fotoğraf karesine girmek için hafifçe öne çıkıyor, kim bilinçli bir mesafe koyuyor…
Hatta bir sarılmanın süresi bile çok şey anlatıyor. Kısa ama sıcak sarılmalar vardır, bir de uzun ama soğuk olanlar… Yüz güler ama göz eşlik etmez bazen. İşte o uyumsuzlukta insanın içi görünür olur. Çünkü beden dili çoğu zaman kalbin tercümanıdır.

Cenazelerde ise atmosfer bambaşkadır. Müzik susar, ışıltı kaybolur, sadece ölümün çıplak hakikati kalır. Saf tutmuş omuzlar, eğilmiş başlar… İnsan ister istemez kendi sonunu düşünür. O an herkes eşit gibidir. Fakat namaz biter bitmez hayat geri çağırır insanı. Fısıltılar yükselir, gündelik konuşmalar başlar… Az önce aynı tabutun önünde duranlar, bir anda sıradan cümlelere sığınır...
Bu bir unutma mı, yoksa dayanamayış mı?Yoksa ölüm gerçeğiyle yüzleşmenin ağırlığını taşıyamayıp hemen gündeliğin hafifliğine sığınmak mı? Belki de insan, ölümün soğuk nefesini ensesinde fazla hissettiğinde refleks olarak hayatın sıradanlığına kaçıyordu… Çünkü ölüm, bütün maskeleri indirir. O yüzden çoğu insan, o maskeleri hızla yeniden takar ve onun arkasına saklanır…

Ölüm gerçeğini fazla uzun taşımaya gücümüz yetmediği için mi hemen dağılıyoruz acaba?diye düşünüyorum… Bilemiyorum. Ama o hızlı geçiş hep içime dokunur...

En son katıldıǧım bir cenazede gözüm kadınların toplandığı bir köşeye takıldı. Orta yaşlarda bir kadın, oldukça genç bir kadına doğru ilerledi. Yüzünde içten bir tebessüm vardı. Selam verdi. Kolunu kaldırdı, sarılmak için doğal bir hamle yaptı. Fakat bedeni adeta görünmez bir duvara çarptı. Genç kadın bir anda buz kesildi. Başını hafifçe geri iterek mesafe koydu. Kollarını bağladı. Yüzü sert, bakışı keskin ve kendinden emindi.
O an zaman yavaşladı… aÇevredeki bakışlar ağırlaştı. İkisi de tanınıyordu belli ki. Belki aynı çevrenin insanlarıydılar ama birbirlerine hiç benzemiyorlardı, aile deǧil gibiydiler...
Orta yaşlı kadın bir saniye durdu. Yüzündeki tebessüm düşecek sandım. Ama düşmedi. Nefsiyle kısa bir mücadele verdi sanki. Sonra toparlandı. Nezaketini bozmadı. Vakur bir şekilde vedalaştı ve oradan ayrıldı.
Önce üzüldüm. Sonra hayran kaldım.
Ama itiraf edeyim bir duygu daha vardı içimde. O genç kadının yerine utandım, genç nesil adına ve erdemin bu kadar kısa sürede silinmesine üzüldüm. Ölümün ortasında bu kadar sert kalabilmesine utandım. Genç nesil adına içim burkuldu. “Yazık…” dedim içimden. Bu kadar erken katılaşmak, bu kadar çabuk keskinleşmek ne acı…

İnsanın gerçek terbiyesi, planlı anlarda değil, hazırlıksız yakalandığı saniyelerde ortaya çıkıyormuş… Genç kadın belki güçlü durduğunu düşündü. Belki sınır koyduğunu… Belki de karşısındakini mahcup ettiğini… Ama ben başka bir şey gördüm. Ölümün ortasında, kalbinde taşıdığı yükü bir an bile askıya alamayan bir nefis gördüm…

İçimden “Keşke” dedim, “başörtüsü saçlarını örttüğü gibi gönlündeki öfkeyi de örtebilseydi.” Çünkü örtünmek sadece bedenle ilgili değildir, kalple de ilgilidir. İnsan, hele ki kendisinin iki misli yaşındaki birine karşı, hiç değilse cenaze namazında insani bir nezaket gösterebilmeliydi diye düşündüm…

Ama sonra yeniden kendime döndüm. Ya ben olsaydım? Kırgın olduğum biri elini uzatsaydı ölümün ortasında… Gururum mu konuşurdu, terbiyem mi? O anki refleksim, yıllardır inşa ettiğimi sandığım karakterimi ortaya koyabilir miydi?

Babaannem buna benzer durumlarda, “Bu terbiyen babanın evinde kalsın,” derdi. O söz yaş aldıkça daha anlamlı geliyor bana. Çünkü insan her davranışıyla sadece kendini değil, kökünü ve deǧerlerini de temsil ediyor. Atasına nasıl bir rahmet duası yükselmesini arzuluyorsa bir insan, o duaya layık bir ahlak sergiliyor. Genç kadının hem kendisiyle hem de atasıyla ilgili olumlu yönde bir dua arzusu yok demekki…

O gün cenazede şunu gördüm: Biri nefsine yenildi, diğeri nefsiyke terbiye oldu. Dışarıdan bakınca belki güçlü görünenle zayıf görünen yer değiştirmişti. Ama hakikat çoğu zaman gözle değil, kalple anlaşılıyor.

Tam da o an eski bir kıssa düştü aklıma:
Bir derviş suya düşen akrebi kurtarmak ister. Elini uzatır, akrep sokar. Yine uzatır, yine sokar. Yanındakiler “Sana zarar verene niçin yardım ediyorsun?” diye sorar. Dervişin cevabı kısadır: “Akrebin fıtratında sokmak var. Benim fıtratımda merhamet. O kendi fıtratını bırakmıyor diye ben benim fıtratımı niye bırakayım?” der.
Belki de o gün cenazede gördüğüm tam da buydu. Biri nefsinin sesini dinledi. Diğeri ise fıtratından vazgeçmedi. Neticede herkes cibbiliyetini ortaya koydu…

O cenazede şunu bir kez daha anladım: Kim ne yaparsa kendine yapar. Birini mahcup ettiğini zannederken aslında kişi kendi kalbini ele verdi...
Evet ben gözlem yapmayı seviyorum. Çünkü her düğün, her cenaze bana insanı gösteriyor. Hem başkasını, hem kendimi… Ve ben kendime döndüm ve sordum: Benim fıtratım ne? İncitildiğimde neyi seçiyorum? Ölümün ortasında kalbim yumuşuyor mu, yoksa ben de buz kesiyor muyum? Ölümün ve hayatın tam ortasında, ben kimim ve peki ya sen?

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ?