?>

Grönland’dan Tayvan’a: Amerika Alanını Yeniden Tanımlarken

Dr. Volkan Yaşar

3 saat önce

16 Nisan 2026 tarihinde bu köşede, Türkiye’de ise Ülkü Pınarı’nda yayımlanan “Amerika Geri Çekilir Mi? Monroe Doktrini’nden Yeni Denge Arayışına” başlıklı yazıma şu cümleyle başlamıştım: “Amerika geri çekilmiyor. Yer değiştiriyor. Mesele budur.”

O yazıda 1823 tarihli Monroe Doktrini’ni yalnızca Amerika’nın Avrupa’dan uzaklaşması olarak değil, asli gördüğü alanlarda daha yoğun bir nüfuz siyasetinin tarihsel zemini olarak ele almıştım. Amerika’nın Avrupa’daki yükünü azaltırken Latin Amerika, Kuzey Atlantik, enerji havzaları ve Pasifik’e yönelebileceğini; özellikle Grönland’ın bu çerçevede değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştim.

Bugün yeniden Grönland’a bakmak gerekiyor. Çünkü mesele artık Grönland’ın satın alınıp alınmamasından daha büyüktür.

18 Eylül 2026 tarihinde yapılan açıklamaya göre, Amerika Birleşik Devletleri, Danimarka ve Grönland arasında yeni bir güvenlik düzenlemesi üzerinde uzlaşıya varılmış, anlaşmanın önümüzdeki günlerde imzalanması beklenmektedir. Açıklanan çerçeve Grönland’ın egemenliğinin Amerika’ya devrini içermemekte; Washington’ın askerî varlığını genişletmesine imkân tanırken Grönland’ı daha belirgin biçimde Kuzey Amerika savunma alanıyla ilişkilendirmektedir. NATO dışındaki güçlerin burada üslenmesinin engellenmesi ve Amerika’nın güvenliği açısından hassas görülen yatırımların sınırlandırılması da düzenlemenin açıklanan hedefleri arasındadır. Anlaşmanın kesin kapsamı ise henüz açıklanmış değildir.

Peki, Amerika Grönland’ı almak zorunda mıdır?

Bir devlet, egemenliği devralmadan da bir coğrafyanın stratejik kullanımını belirleyen başlıca güç hâline gelebilir. XIX. yüzyılın toprak satın alan Amerika’sıyla XXI. yüzyılın güvenlik alanı oluşturan Amerika’sı arasındaki fark burada aranmalıdır.

Louisiana ve Alaska döneminde genişleme toprağın mülkiyetini gerektiriyordu. Bugün ise askerî erişim, üslenme, erken uyarı sistemleri, deniz ve hava yollarının kontrolü, kritik hammaddelere erişim ve rakip güçlerin dışlanması benzer stratejik sonuçları farklı araçlarla mümkün kılmaktadır.

 

Grönland’ın önemi de burada ortaya çıkar. Kuzey Amerika ile Avrupa arasındaki Kuzey Atlantik’in kilit noktalarından biri olan ada, aynı zamanda Arktik geçişleri bakımından stratejik bir konumdadır. İklim değişikliğiyle kullanılabilirliği artan kuzey deniz yolları ile kritik mineraller ve nadir toprak elementleri, Grönland’ı askerî olduğu kadar ekonomik ve teknolojik rekabetin de merkezlerinden biri haline getirmektedir.

Üstelik Amerika burada yeni değildir. 1951 tarihli Danimarka-Amerika savunma düzenlemesinden beri Amerikan askerî varlığının hukuki zemini bulunmaktadır. Pituffik Uzay Üssü de erken uyarı, füze savunması ve uzay gözetleme faaliyetleri bakımından Amerika ve NATO için önem taşımaktadır. Dolayısıyla bugünkü gelişme yeni bir yönelişten çok, mevcut stratejik varlığın değişen şartlarda genişletilmesi arayışıdır.

Amerika alanını daraltmıyor; yeniden tanımlıyor. Fakat bir büyük gücün kendi güvenlik alanını yeniden tanımlaması, diğerlerini de aynı soruyla karşı karşıya bırakır: Benim güvenlik alanım nerede başlıyor, nerede bitiyor? Rusya açısından Arktik, Doğu Avrupa, Karadeniz ve Kafkasya; Çin açısından ise Pasifik ve özellikle Tayvan bu sorunun merkezindedir.

Grönland ile Çin’in Tayvan’a yönelik muhtemel hamleleri, aynı küresel dönüşümün farklı görünümleri olarak değerlendirilebilir. İkisinin hukuki statülerini eşitlemek doğru değildir; ancak büyük güç davranışı bakımından benzer bir stratejik mantık üzerinde düşünmek gerekir. Washington’ın Grönland’ı Kuzey Amerika’nın stratejik savunma alanına yerleştirmesi, Pekin’in Tayvan’ı kendi güvenlik çevresinin merkezinde daha güçlü biçimde konumlandırmasına siyasi bir gerekçe olarak sunulabilir.

Bu durum Çin’in Tayvan iddiasını hukuken meşru kılmaz; fakat Pekin’e kullanabileceği siyasi bir söylem sağlar. Büyük güçlerin güvenlik gerekçesiyle nüfuz alanlarını yeniden tanımlaması, başkalarının da aynı dili kullanmasına imkân vermektedir.

Dolayısıyla “sırada Tayvan var” demek, yarın bir askerî harekât başlayacağı anlamına gelmez. Asıl mesele, Tayvan’ın yeni dengenin sınandığı başlıca alanlardan biri haline gelmesidir. Nitekim bölgede askerî hareketlilik sürerken Taipei savunma kapasitesini artırmakta ve yeni savaş teknolojilerine yönelmekte; Washington ise Hint-Pasifik dengesini korurken Pekin’le uzlaşma imkânlarını da aramaktadır.

Grönland ile Tayvan arasındaki binlerce kilometreye rağmen soru aynıdır: Büyük güçlerin nüfuz alanları yeniden mi tanımlanıyor?

Rusya’yı da bu denklemin dışında bırakamayız. Arktik’in buzları geriledikçe yeni ticaret yollarıyla birlikte askerî rekabet alanı da genişlemektedir. Rusya’nın kuzeydeki kapasitesi Avrupa’yı Arktik güvenliğine daha fazla yöneltirken Grönland, Amerika-Rusya dengesinin de ileri noktalarından biri haline gelmektedir.

Avrupa ise Amerika’nın tamamen çekildiği bir dünyayla değil, sorumluluğu yeniden paylaştırdığı bir düzenle karşı karşıyadır. Washington, Avrupa’dan daha fazla yük üstlenmesini isterken vazgeçilmez gördüğü bölgelerde kendi askerî varlığını güçlendirmektedir. Avrupa’nın savunma harcamalarını artırması ve Amerikan askerî teknolojisine bağımlılığını azaltacak seçeneklere yönelmesi bu nedenle önemlidir.

Paradoks açıktır: Amerika Avrupa’daki yükünü azaltmak isterken Avrupa’nın kendi başına hareket arayışını hızlandırmaktadır. Kuzey Atlantik ve Arktik de artık yalnızca Amerika’nın güvenlik alanı değil, Avrupa güvenliğinin kuzey cephesidir. 13-14 Eylül 2026 tarihlerinde Finlandiya’nın Rovaniemi kentinde düzenlenen AB Arktik Zirvesi’nde Almanya’nın daha güçlü bir Avrupa varlığını vurgulaması da bu bakımdan dikkat çekicidir.

Türkiye açısından mesele yine aynı yere çıkmaktadır. Kuzeyde Rusya, doğuda Kafkasya, güneyde Orta Doğu ve enerji havzaları, batıda Avrupa güvenlik sistemi bulunmaktadır. Montrö’nün Karadeniz’de kurduğu hukuki ve stratejik denge de düşünüldüğünde Türkiye’yi Avrupa güvenliğinin dışında değerlendirmek mümkün değildir. Almanya’nın ekonomik ve endüstriyel kapasitesi ile Türkiye’nin jeopolitik konumu ve güvenlik kapasitesi, değişen Avrupa güvenliği içinde yeni iş birliği imkânları doğurabilir.

Bütün bunların sonunda yeniden 1823’e dönüyoruz. Monroe Doktrini’ni yalnızca “Amerika Avrupa’dan çekiliyor” şeklinde okumak eksikti. Daha derindeki mantık, Amerika’nın kendi stratejik çevresini tanımlaması ve başka büyük güçleri bu alanın dışında tutmasıydı. İki yüzyıl sonra coğrafyanın sınırları değişmiş olsa da temel soru değişmedi: Benim alanım neresi?

Washington bugün bu soruya Grönland üzerinden; Moskova Arktik, Doğu Avrupa ve Karadeniz üzerinden; Pekin ise Tayvan ve Batı Pasifik üzerinden cevap aramaktadır. Avrupa da kendi güvenliğinin ne kadarını Amerika’ya bırakabileceğini sorgulamaktadır.

Bu nedenle Grönland’ı bir ada meselesi olarak görmek büyük resmi kaçırmaktır. Grönland, hammadde, Arktik ve Kuzey Atlantik kadar Rusya, Çin ve Avrupa güvenliği meselesidir. Hepsinden önemlisi, yeniden oluşan nüfuz alanlarının nerede başlayıp nerede biteceği meselesidir.

Bir büyük güç kendi alanının sınırlarını yeniden çizdiğinde, diğerleri de konumlarını yeniden düşünmek zorunda kalır. Önümüzdeki dönemin asıl meselesi Grönland’ın kimin olduğu değil, Grönland’dan Tayvan’a uzanan hatta hangi alanların vazgeçilmez kabul edileceğidir. Ortaya çıkan durum tam anlamıyla bir Zugzwang’dır: Birinin hamlesi diğerini de konum almaya zorlar; hareket etmek bir tercihten çok, mevcut dengeyi koruyabilmenin gereğine dönüşür.

YAZARIN DİĞER YAZILARI