Demokrasi sorunlarını tarihsel bir perspektifle ele almak aydınlatıcıdır. Türkiye, yaklaşık 80 yıllık parlamenter demokrasi deneyiminde dört askerî darbe ve süreklilik kazanan derin siyasi bunalımlar yaşadı. Demokrasi ilke ve kurumlarının yeterince olgunlaşamamasının asli nedeni, ülkenin kuruluş biçiminde aranmalıdır. Batı Avrupa’daki gelişmiş demokrasiler, sosyal sınıfların hak ve hukuk arayışından doğdu. Türkiye’de ise cumhuriyet anlayışı toplumsal hareketlerden çok, yöneticiler arasındaki rekabetin ürünü olmuştur. Bu nedenle Türk siyasetinde devlet merkezli yapının bekası ile insan onuruna dayalı demokratik özgürlüklerin gelişimi arasında tarihsel bir gerilim vardır.
Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemindeki savaş koşulları ve zorunluluklar içinde şekillendi. Osmanlı düzeni, askerî ve idarî seçkinlerin merkezde yer aldığı, gücü merkezde toplayan bir yapıya dayanıyordu. Halktan kopuk bu seçkinlerle toplum arasındaki sınırlı bağı ise büyük ölçüde din kuruyordu. Devlet merkezi uzun süre kendi içine kapalı, askerî-idarî bir döngü içinde varlığını sürdürdü.
Son dönem Osmanlı modernleşmesi bu zeminde başladı ve sultan ile halk arasında yeni bir sözleşme arayışı doğurdu. Ancak bu yönelim, toplumsal talep ve baskılardan çok devletin bekasını koruma ihtiyacından kaynaklandı. II. Meşrutiyet dönemi, kimlik arayışında zihinsel bir dönüşüme işaret etti: Daha önce kendini Osmanlı olarak tanımlayanlar, giderek Müslüman Türk kimliğiyle anılmaya başladı. Halkta vatan ve millet bilinci güçlendi; bu yeni anlayışlar Millî Mücadele’yi mümkün kıldı. Böylece egemenlik ekseni zamanla padişahtan halka doğru kaydı.
Türkiye Cumhuriyeti, savaşın toplumsal yaşamı belirlediği Birinci Dünya Savaşı sonrası dönemde kuruldu. Ekonomik, siyasal ve kültürel süreçlerin toplumsal beka kaygısına tabi olduğu; hayatta kalma güdüsünün öne çıktığı koşullarda doğdu. Millî Mücadele sonrasında kurulan Cumhuriyet, köklü bir toplumsal ve siyasal dönüşüm hedefledi. Geleneksel dinî düzenin yerine, onunla benzer işlev görecek bir vatanseverlik anlayışı geliştirilmek istendi. “Halka rağmen halk için” düşüncesi benimsendi. Kemalizm, millet iradesi ve vatan gibi soyut kavramlar etrafında kültürel dönüşüm mücadelesi başlattı.
İkinci Dünya savaşı sonrası oluşan yeni dünya düzeninin parçası olmak için demokratikleşmek gerekiyordu. 1946’da çağdaşlaşma hedefine demokrasi de eklendi. 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti, siyasi ve ekonomik girişimlerin halktan kaynaklanması gerektiğini savundu. Bireysel hak ve özgürlükleri genişletmeyi, müdahaleci devleti sınırlamayı amaçladı. Bu dönemde kültürel reformların önceliği azaldı; ekonomik gelişme ise beklenen hıza ulaşamadı. Geniş halk kesimleri, varoluş güvencelerini geleneksel dinî sembollere bağlılık üzerinden ifade etti. Demokrasi çoğu zaman biçimsel çoğunluğun bir sistemi olarak algılandı. Devletin düzenleyici rolü yeniden özerkleşirken siyaset, farklı ideolojik seçkinler arasındaki güç mücadelesinin alanına dönüştü. Sonuçta askerî müdahaleler yapısal bir sorun hâline geldi. Demokrat Parti lideri Menderes’in Bağdat Paktı anlaşması ABD’nin beklentileriyle örtüşmedi. ABD ve NATO’nun dolaylı katkıları, 1960 askerî darbesini kolaylaştırdı. Menderes idam edildi ve yeni Anayasa ile İkinci Cumhuriyet süreci başladı.
1970’ler, toplumsal dönüşümün hız kazandığı bir dönem oldu. Sanayileşme, iç ve dış göç ile kentleşme siyasi sistemi derinden etkiledi. Bu değişimlerin yarattığı toplumsal gerilim, sağ ve sol görüşler arasında radikalleşmeye ve kutuplaşmaya yol açtı. Siyasi süreçler tıkandı; ülke iç savaş benzeri çatışmalara sürüklendi. Siyasi partiler geniş bir toplumsal uzlaşma sağlayamadı ve her kesim kendi görüşünü mutlaklaştırdı. Sonuçta, sol hareketlere karşı yine ABD ve NATO gizli desteğiyle bir askerî darbe gerçekleşti.
1980’lerde muhafazakâr iktidarlar ile Kemalist devlet bürokrasisi, liberal dengeler kurarak devleti birlikte yönetti. Turgut Özal liderliğindeki Anavatan Partisi, toplumdaki farklı siyasi eğilimleri bir araya getirmeyi başardı. Parti önce ekonomik kalkınmayı, ardından toplumsal liberalleşmeyi hedefledi. 1990’ların sonunda yükselen Kürt etnik hareketi ve dinî hareketler, siyasi ve iktisadi tıkanmayı derinleştirdi. Özellikle Refah Partisi’nin ve Başbakan Necmettin Erbakan’ın güçlenmesi, İslami hareket ile ordunun yerleşik devlet anlayışı arasındaki ayrışmayı belirginleştirdi. Bu durum kısa sürede kültürel bir mücadeleye dönüştü. Ordu, Erbakan’ı dolaylı olarak istifaya zorladı; Anayasa Mahkemesi ise Refah Partisi’ni kapattı. Bu süreçte İsrail ve ABD’nin arkaplanda etkili olduğu daha sonra ortaya çıktı.
Yeni binyıl, birbirinden oldukça farklı siyasi partilerin oluşturduğu bir koalisyon hükümetiyle başladı. Cumhurbaşkanı ile Başbakan arasındaki uyumsuzluğun tetiklediği siyasi kriz, kısa sürede ekonomik krize dönüştü. Buna karşılık Uluslararası Para Fonu (IMF) desteğiyle sıkı para, maliye ve ekonomi politikaları uygulandı ve bu önlemler kısa sürede sonuç verdi. 2002’de ekonomide toparlanma belirtileri görülmeye başladı. Ancak Başbakan Ecevit’in Kıbrıs, Ege ve Irak konularında bağımsız bir çizgi izleyen dış politikası ABD ve AB tarafından hoş karşılanmıyordu. Benzer şekilde, ordu içinde etkili olan Kemalist ulusalcı generallerin bağımsız dış politika arayışları da destek görmedi. 11 Eylül saldırıları ise güvenlik siyasetini daha da öncelikli hâle getirdi. Sonuçta Batı dünyası mevcut hükümete desteğini çekerek alternatif bir siyasi düzen arayışına yöneldi. Hükümet ortağı Milliyetçi Hareket Partisi’nin lideri Devlet Bahçeli, erken seçim kararını hükümet ortaklarıyla birlikte almak yerine tek başına, bir mitingde açıkladı. ABD kamu bürokrasisinde ve orduda güç kazanan Gülenci hareketi ile, Refah Partisi’ni yenileyen kadrolar arasında kurulacak ılımlı iktidar bileşimini destekledi. Bu yeni güç üzerinden Kemalist ulusalcı ordu yapısının geriletilmesine olumlu bakıldı.
2002 sonrasında ABD ve Avrupa Birliği, İslam ile demokrasiyi bağdaştıran “Türkiye modeli”ne açık destek verdi. Bu iç ve dış koşullar, Adalet ve Kalkınma Partisi ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın iktidara güçlü şekilde gelmesini kolaylaştırdı. Erdoğan’a bir yandan tıkanmış kültür savaşı düğümünü çözme imkânı sundu; bunun yolu demokratikleşme düzeyini yükseltmekten geçiyordu. Öte yandan dış politikayı daha aktif bir çizgiye taşıma fırsatı verdi. Kararlar, mevcut bürokrasi yerine atanan danışmanlar aracılığıyla şekillendi. Parti geçmişi olmayan Ahmet Davutoğlu’nun önce başdanışman, ardından Dışişleri Bakanı ve Başbakan olması bu dönemin dikkat çekici örneklerinden biriydi. Onun “Stratejik derinlik” anlayışı, uygulamalar yoluyla somut bir dış politika çizgisine dönüştü. 2003-2012 arasında ülke birçok alanda olumlu yönde değişti.
Ancak 2014 sonrasında süreç köklü biçimde değişti. ABD ve İsrail’in çıkarlarıyla bağdaşmayan kararlar alındı; Doğu Akdeniz merkezli yeni bir politika şekillendi. Ülke içinde Gezi olayları yaşandı. Yönetimdeki şeffaf olmayan bürokratik ve askerî güç odakları ile siyasi iktidar arasında gerilim arttı ve sonunda darbe girişimi gerçekleşti. Dış politikada Arap Baharı hareketleri ile Suriye iç savaşı, mevcut siyasi öngörüleri altüst etti. Gelişmelere yönelik tepki olarak yeni bir siyasal otoriterlik biçimi belirginleşti. Anayasal değişiklikler, temel yetkilerin büyük ölçüde Cumhurbaşkanı çevresinde toplanmasına neden oldu. Farklı yürütme kurumlarına dağılmış yetkiler tek elde yoğunlaştı. Yargının, üniversitelerin ve yürütmenin siyasallaşmasıyla yeni bir siyasal hegemonya kuruldu. Siyasi iktidar, popülizme ve fırsatçılığa kayan çıkar temelli bir taraftar dayanışmasıyla desteklendi. İç ve dış politika, dost-düşman ayrımına dayalı basitleştirilmiş kalıplarla kurgulandı. Yargı, giderek bir müdahale aracına dönüştürüldü. Basın ve ifade özgürlüğünün sınırları daraltıldı.
Çağdaş Türkiye’de devletin, siyasal kurumların ve temel ilkelerin oluşumu büyük ölçüde kültürel değerler üzerindeki anlaşmazlıklarla şekillendi. Demokrasi anlayışı, toplumsal hareketlerden çok yöneticiler arasındaki rekabetin ürünü olmuştur. Uluslararası ilişkiler ve dünya konjonktürü de siyasi gelişmeleri etkilemiştir. Bu nedenle Türk siyasetinde, devlet merkezli yapının bekası ile insan onuruna dayalı demokratik özgürlüklerin gelişimi arasındaki tarihsel gerilim azaltılmalıdır. AK Parti iktidarının ilk dönemindeki buyurgan olmayan tutumu ve gücü demokratik reformlarla topluma yayma çabası başarılı bir deneyim sunmuştur. Ancak sonraki otoriterleşme eğilimleri kutuplaşmayı derinleştirerek siyasi tıkanmaya yol açmıştır. Bu nedenle kültür mücadelesi, güncel demokratikleşme sürecinde bir tuzağa dönüşmektedir. Bu tuzak, toplumsal kutuplaşmayı aşırıcılığa taşıyabilir ve siyaset kurumunu işlevsiz bırakabilir. Bu çıkmazdan kaçınmanın yolu, siyasal kurumlar üzerinde geniş bir toplumsal uzlaşma sağlamaktır. Özgürlükçü bir hukuk devleti, insan onuruna yaraşır gelişmiş siyasal, ekonomik ve sosyal koşulları güvence altına almalıdır. Anayasa değişikliklerinin temel odağı da bu olmalıdır.