Bazen bir çocuğun elindeki küçücük bir telsiz, insan psikolojisi üzerine uzun uzun düşünmenize neden olabiliyor.
Geçtiğimiz günlerde okulda çok güzel ve gerçekten öğretici bir trafik eğitimi (Verkehrserziehung) etkinliğimiz vardı. Konumuz trafik tabelaları ve hız sınırlarıydı. Önce sınıfta trafik işaretlerini, hız sınırlarını ve trafikte dikkat edilmesi gerekenleri konuştuk. Ardından zabıta (Ordnungsamt) ve polislerle birlikte, 30 km/s hız sınırı olan bir yolda öğrendiklerimizi uygulamaya geçtik:
Çocuklar iki gruba ayrıldı.
Bir grup karşıdaki hız tabelasını takip ediyor, araçların hızlarını gözlemliyor ve hız sınırını aşan bir araç olduğunda biraz ileride bekleyen diğer gruba telsizle haber veriyordu. Diğer grup ise polislerin gözetiminde araçları durduruyordu.
Çocukların ellerinde iki farklı renkte kâğıt vardı. Yeşil olan teşekkür kartı (Dankzettel); hız sınırına uyan sürücülere teşekkür etmek için hazırlanmış küçük bir not. Kırmızı olan ise düşünme/uyarı kartı (Denkzettel) idi; sürücünün biraz daha dikkatli olması ve hız sınırına uyması gerektiğini hatırlatan bir uyarı.
Her şey çok güzel düşünülmüştü.
Çocuklar yalnızca trafik kurallarını dinlemiyor, öğrendiklerini gerçek hayatın içinde uygulama fırsatı buluyorlardı. Bir yandan sorumluluk alıyor, bir yandan da trafik güvenliğinin neden önemli olduğunu yaşayarak öğreniyorlardı.
Ben de başlangıçta sadece güzel bir okul etkinliğini izliyordum.
Sonra çocukları izlemeye başladım ve küçük bir ayrıntı dikkatimi çekti.
Hız tabelasını takip eden çocuklar zaman geçtikçe görevlerine iyice kaptırmışlardı kendilerini. Telsiz ellerinde, gözleri yoldaydı.
“Araba geliyor mu?”
“Bir tane daha geliyor mu?”
Bazen dayanamayarak başlarını biraz uzatıp yola bakıyorlardı. Hemen uyarılıyorlardı:
“Bizi görmelerini istemeyiz.”
Çünkü onlar artık görevdeydi.
Sonra hız sınırını aşan bir araç geldiğinde çocukların yüzündeki heyecan bir anda değişiyordu.
“Yakaladık!”
Telsiz el değiştiriyor, haber diğer gruba ulaşıyor, diğer çocuklar aracı durdurmak için hazırlanıyordu.
O an çocukların heyecanını izlemek gerçekten çok güzeldi. Hepsi görevini ciddiye alıyor, öğrendiklerini uyguluyor ve kendilerine verilen sorumluluğu büyük bir önemle yerine getiriyordu.
Ama bir süre sonra başka bir şey fark ettim.
Çocuklar neredeyse hızlı bir araç gelmesini bekler hâle gelmişti.
Hız sınırına uyan bir araç geçtiğinde pek bir şey olmuyordu. Kimse heyecanlanmıyordu. Kimse telsize sarılmıyordu.
Ama bir araç hız sınırını aşarsa bir anda herkes hareketleniyordu.
İşte o zaman görev vardı.
İşte o zaman bir şey oluyordu.
İşte o zaman çocuklar kendilerini gerçekten iş başında hissediyordu.
Bu görüntü beni beklemediğim bir yere götürdü.
Aklıma öğrencilik yıllarımda sosyal psikoloji dersinde incelediğimiz Stanford Hapishane Deneyi geldi.
1971 yılında Philip Zimbardo ve ekibi tarafından Stanford Üniversitesi'nde gerçekleştirilen bu deneysel çalışma, gönüllü öğrencilerin rastgele “gardiyan” ve “mahkûm” rollerine ayrılması ve yapay bir hapishane ortamında bu rollerin davranışları nasıl etkilediğinin gözlemlenmesi üzerine kuruluydu. İki hafta sürmesi planlanan çalışma, bazı “gardiyanların” giderek sertleşen ve aşağılayıcı davranışlar sergilemesi ve katılımcıların yaşadığı psikolojik sıkıntılar nedeniyle yalnızca altı gün sonra sonlandırıldı. Deney yıllarca, insanların kendilerine verilen sosyal rollere ve içinde bulundukları ortama ne kadar kolay uyum sağlayabildiğinin güçlü bir örneği olarak anlatıldı.
Bugün ise bu deneyin yöntemleri ve sonuçlarının nasıl yorumlanması gerektiği ciddi biçimde tartışılıyor. Deneyin bilimsel geçerliliği, araştırmacının katılımcılar üzerindeki etkisi ve uygulanan yöntemler konusunda önemli eleştiriler var. Dolayısıyla onu “insan doğasının kanıtı” olarak görmek doğru olmaz.
Fakat bütün bu tartışmaların ötesinde, insan davranışı hakkında hâlâ ilginç bir soru bırakıyor:
Bize verilen rol, içinde bulunduğumuz ortam ve sahip olduğumuz yetki, davranışlarımızı ne kadar değiştirebilir?
O gün okulun önündeki trafik etkinliği elbette bir hapishane deneyinden çok uzaktı. Çocuklar kimseye zarar vermek istemiyordu. Tam tersine, öğrendikleri kuralları uyguluyor ve trafik güvenliğine katkıda bulunmaya çalışıyorlardı. Yine de gözümün önünde çok küçük bir şey gerçekleşiyordu.
Çocuklar başlangıçta “Trafik kurallarına uyalım.” düşüncesiyle yola çıkmışlardı. Bir süre sonra ise “Kurala uymayanı bulma” kısmı daha heyecanlı hâle gelmişti. Hatta araçların kurala uymamasını diler hale gelmişlerdi.
Bu çok insani bir şey diyebilirsiniz.
Fakat bir görevi yerine getirirken, zamanla görevin kendisi amacın önüne geçebiliyor.
Çünkü görev, hareket getiriyor.
Görev, bir hedef veriyor.
Görev, insana önemli olduğunu hissettiriyor.
“Benim görevim bu.” Bu cümle tek başına son derece masum.
Fakat yetişkin dünyasına baktığımızda ne kadar güçlü bir hâle gelebildiğini düşünmek insanı durduruyor.
Birine “Sen denetleyeceksin.” diyoruz.
Bir başkasına “Sen karar vereceksin.”
Bir diğerine “Sen sadece verilen talimatı uygulayacaksın.”
Sonra, zamanla insanın kendisiyle yaptığı iş arasındaki mesafe azalabiliyor.
Bir süre sonra yaptığı şeyin nedenini düşünmek yerine, sadece görevini yerine getirmeye başlayabiliyor.
Asıl tehlikeli olan da bu.
Çünkü bir davranışın sorumluluğunu yalnızca “Bana böyle söylendi.” cümlesine bıraktığımız anda, kendi vicdanımızı işin dışına çıkarmış oluyoruz.
Çocukların elindeki telsiz bunu bana çok yalın bir biçimde gösterdi.
Onlar için telsiz bir oyuncak değildi artık. Bir sorumluluk aracına dönüşmüştü. Bir araç geldiğinde haber veriyorlar, diğer grup harekete geçiyor ve görev tamamlanıyordu.
Üstelik hız sınırını aşan bir araç çıktığında yaşadıkları heyecan da kötü niyetten kaynaklanmıyordu. Çocuklar birini cezalandırmak istemiyordu. Sadece kendilerine verilen görevi başarıyla yerine getirmek istiyorlardı.
Tam da bu yüzden düşündürücüydü.
Çünkü insanın yaptığı şeyle niyeti her zaman aynı şey olmayabiliyor.
İyi niyetle verilen bir görev bile insanın dikkatini zamanla başka bir noktaya taşıyabiliyor.
Başlangıçta amaç trafik güvenliğiyken, bir süre sonra “birini yakalamak” görevin en heyecan verici kısmına dönüşebiliyor.
Bunu yalnızca çocuklarda görmüyoruz.
Yetişkin hayatında da hepimizin çeşitli rolleri var.
Öğretmeniz, anne babayız, yöneticiyiz, çalışanız. Denetleyeniz, karar vereniz, kuralları uygulayanız…
Bazen bir kurumun parçasıyız ve kurumun bizden beklediği davranışlarla, kendi değerlerimiz arasında kalıyoruz.
Peki hiç düşündük mü?
“Bana verilen görev ile doğru olduğunu düşündüğüm şey birbirinden ayrılırsa ne yaparım?”
Bunlar 8-9 yaşındaki bir çocuk için büyük sorular gibi görünebilir. Ama çocukların küçük yaşta böyle deneyimler yaşaması gerçekten çok kıymetli.
Evet kuralları öğrenmek önemli; fakat kuralların neden var olduğunu anlamak daha da önemli.
Bir görevi yerine getirmek önemli, ama gerektiğinde görevin kendisini sorgulayabilmek de önemli.
Bir başkasını denetlemek önemli, ama karşımızdaki kişinin yalnızca “denetlenen kişi” olmadığını, bizim gibi bir insan olduğunu unutmamak daha önemli.
O gün çocukların elinde telsiz, ellerinde de kırmızı ve yeşil kâğıtlar vardı.
Ben ise eve giderken bambaşka bir şeyi düşünüyordum.
Hayat boyunca hepimize çeşitli roller veriliyor ve çoğu zaman bu rollerin içinde iyi şeyler yapıyoruz. Sorumluluk alıyoruz, işimizi yapıyoruz, başkalarına yardımcı oluyoruz.
Ama insanın kendisine ara sıra dışarıdan bakabilmesi gerekiyor. Bazen rolümüz kim olduğumuz yerine geçmiyor. Mesela;
Ben anneyim ya da babayım, ama yalnızca o rolden ibaret değilim.
Ben yöneticiyim, çalışanım, denetleyenim ya da karar verenim; ama bunların hiçbiri vicdanımın yerine geçmemeli.
O gün okulun önünde gördüğüm şey aslında çok küçük bir andı.
Bir trafik tabelası.
Bir telsiz.
İki renkli kâğıt.
Ve hız sınırını aşan bir kaç araba.
Hepsi bu.
Ama bazen çocukların dünyası, yetişkinlerin dünyasına dair hiç beklemediğimiz aynalar tutuyor insana.
Şimdi yazarken aklıma gelen bir soruyu da eklemek istiyorum:
Bir rol bize verildiğinde, o rolü biz mi taşıyoruz, yoksa zamanla o rol mü bizi taşımaya başlıyor?
Belki bunun kesin bir cevabı yok.
Ama soruyu kaybetmemek önemli.
Çünkü insanın eline bir telsiz verildiğinde yalnızca başkasına haber vermeyi öğrenmesi yetmiyor. Kendi sesini de duyabilmesi gerekiyor.
Bence büyümek biraz da bununla ilgili; bize verilen görevi yaparken, neden yaptığımızı unutmamak. Kurallara uyarken, kuralın ardındaki amacı görebilmek. Bir başkasını denetlerken, karşımızdakinin de bir insan olduğunu hatırlamak.
Sonra bir gün yaptığımız şeyle içimizde doğru olduğunu bildiğimiz şey birbirinden ayrılırsa, durup kendimize sorabilmek:
“Ben bunu sadece görevim olduğu için mi yapıyorum, yoksa gerçekten doğru olduğuna inandığım için mi?”
