Ana içeriğe geç

eura24.com - Avrupa'dan haberler ve köşe yazıları. Tarafsız, güçlü, dinamik: yazarlarımızdan en güncel yazılar, Almanya ve Avrupa gündemi, Türk dünyası, kültür, sanat ve yaşam.

Kevser KARAARSLAN
Kevser KARAARSLANKöşe Yazarı

Koku Hafızasına İnanır Mısınız?

Koku Hafızasına İnanır Mısınız?

Kolonya bana bayramı çağrıştırır mesela. Sıcak ekmek kokusu annemi, kitap kokusu bir öğretmenimi, tarçın kokusu soğuk kış günlerinde içilen sahlebi… Daha birçoğunu sayabilirim.

Bazı kokular vardır, nerede olursanız olun sizi bir anda yıllar öncesine götürür. Ne bir fotoğrafa ihtiyaç vardır ne de eski bir şarkıya. Burnunuza gelen küçücük bir koku yeter. Bir anlığına bugünkü yaşınızdan sıyrılır, çocukluğunuzun bir köşesine düşersiniz. Üstelik o an yalnızca hatırlamazsınız; yeniden yaşarsınız. Sanki zaman geriye doğru akar. O ev, o sokak, o insan, o mevsim… Hepsi bir anda yanı başınızdadır.

Çocukluğumda bahçemizde bir taş fırın vardı. Hani şu içinde odun yakılan, sonra o külü bir köşeye süpürülüp içine pişirilecek şeyin atıldığı taş fırınlardan… Annem ve yengem belirli aralıklarla somun ekmek, mercimekli bükme yapmak için birlikte yakarlardı fırını. Biz de bir taraftan oynar, bir taraftan onları izlerdik. Çocuk aklımızla ne kadar zahmetli olduğunu anlamazdık yaptıkları işin. Odunların hazırlanmasını, ateşin harlanmasını, fırının kızmasını beklerdik. Sonra o an gelirdi. Fırından çıkan sıcak ekmeğin kokusu bütün bahçeye yayılırdı. Üzerinden ince ince duman tüter, kabuğu çıtır çıtır olurdu. O koku hâlâ burnumda. Hâlâ aynı yere götürüyor beni; annemin olduğu yere…

Sıcak ekmeği taa o yıllarda sevdim ben. Belki de bu yüzden ne zaman bir fırından yeni çıkmış, üzerinde hâlâ sıcaklığını taşıyan bir ekmeğe denk gelsem hiç düşünmeden alırım. Daha eve varmadan bir parçasını koparıp yemeye başlarım. O ilk lokmada yalnızca ekmek yemem; çocukluğumdan bir parça da gelir ağzıma. Annem gelir, bahçe gelir, taş fırının sıcaklığı gelir. Yani o yılların telaşsızlığı gelir. Bazı tatların içinde bile kokular saklıdır.

Benim çocukluğumda kozine ve soba kültürü vardı. İçine atıldığında çıtır çıtır yanan kömürün, odunun sesi bile başlı başına bir huzurdu. Ama sobanın kendine has bir kokusu da vardı. Yanmış odunun, ısınan demirin, evin içine sinen o sıcaklığın birbirine karıştığı bir koku… Kış mevsimlerinde her odada bir soba kurulamadığından iç içe geçen iki odada uyurduk. Biz sobanın bulunduğu odada yatardık. Gece boyunca sobanın çıtırtıları eşlik ederdi uykumuza. Bir taraftan da sobanın kapak deliklerinden tavana vuran loş ışığı izlerdik uyuyana kadar.

Şimdi düşünüyorum da, çocukken sıradan görünen şeyler hayatımızın en kıymetli zamanlarıymış. Sobanın yanına oturup ısınmak, dışarıdaki soğuğu camın ardından seyretmek, yanan odunun sesini dinlemek… Bugün aynı sesi duysam yine çocukluğuma giderim. Çünkü hafıza yalnızca gördüklerimizi saklamıyor. Duyduğumuzu, kokladığımızı, dokunduğumuzu hatta hissettiklerimizi de bir yerlerde sessizce biriktiriyor.

Sonra yağmur…

Bizim oralarda buradaki gibi her gün yağmazdı. Ama yağınca da toprağa öyle güzel bir koku bırakırdı ki… İlk damlaların ardından toprak kokmaya başladığında insanın içi değişirdi. Sanki doğa uzun zamandır beklediği bir misafiri ağırlamış gibi olurdu. Toprakla yağmur birbirine kavuşur, ortaya bizim çocukluğumuzun kokusu çıkardı. Doğa, imzasını atarmışçasına bırakırdı o kokuyu; toprakla yaptığı anlaşmayı onaylarcasına… Bizi mest ederdi.

Şimdi yağmurun bile kokusu başka sanki.

Yoksa değişen yağmur mu?

Sanmıyorum. Belki biz değiştik. Zaman geçti, biz büyüdük. Şehirler büyüdü, evler değişti, sokaklar değişti. Hayat hızlandı. Doğadan biraz daha uzaklaştık. Pencerelerimizin önünden geçen mevsimleri fark etmeden yaşamaya başladık. Bir şeyleri koklamaya, durup dinlemeye, etrafımızdaki küçük ayrıntıları fark etmeye eskisi kadar zaman ayırmaz olduk. Üstelik ekranların içine o kadar sığdırdık ki hayatı, gerçek hayatın kendisine ayırdığımız dikkat azaldı.

Kendimizi görsel hafızayla sınırlandırdık ne yazık ki.

Eskiden bir parfüm kokusunu bile aldığımızda gözlerimizi bir anlığına kapatıp o ana gitmiyor muyduk?

Birinin kullandığı parfümü duyduğumuzda, yıllardır görmediğimiz bir insan gelmiyor muydu aklımıza?

Bir sabun kokusu eski bir evin banyosunu, naftalin kokusu sandıklarda saklanan kışlıkları, taze kesilmiş çimen çocukluğumuzun bir yaz gününü, kahve kokusu uzun sohbetleri, mandalina kokusu kış akşamlarını çağırmıyor muydu?

Şimdi aynı şeyleri yaşıyor muyuz?

Koku hafızasının insanda bu kadar güçlü izler bırakmasının bir nedeni de kokuların beynimizde anı ve duygularla çok yakın bir ilişki kurması. Koku duyusunun beyindeki duygu ve hafıza bölgeleriyle doğrudan bağlantıları bulunuyor. Bu yüzden bazı kokular, başka hiçbir duyusal uyaranın yapamadığı kadar hızlı ve yoğun biçimde geçmişteki bir anıyı harekete geçirebiliyor. Üstelik yalnızca olayı hatırlatmıyor; o anın duygusunu da beraberinde getiriyor. Mutlaka hepimizin hayatında böyle kokular vardır.

Son birkaç yıldır koku hafızasının gücünü, unutkanlıkla mücadele eden insanlarda daha da çarpıcı biçimde gördüm. Alzheimer ya da demans gibi hastalıklarda insan bazen en yakınındakilerin isimlerini, yaşadığı olayları, hatta hayatının önemli dönemlerini hatırlamakta güçlük çekebiliyor. Bazen yıllardır bildiği bir insanın adını çıkaramıyor, bazen dün ne yaptığını hatırlayamıyor. Ama sonra hiç beklemediğiniz bir anda bir koku geliyor. Bir parfüm, bir sabun, pişen bir yemek, eski bir evin kokusu… O an sanki zihnin uzun zamandır kapalı duran bir kapısı aralanıyor. Yüzündeki ifade değişiyor, gözleri bir an uzaklara dalıyor ve o kokunun götürdüğü zamandan bir şeyler anlatmaya başlıyor. Evet kişinin adını söyleyemiyor ama onun evini, mutfağını, birlikte geçirdiği bir günü anlatabiliyor. Buna bizzat şahit oldum. O zaman insan bir kez daha anlıyor ki bazı anılar zihnimizden tamamen silinmiş gibi görünse bile, onlara giden yolların hepsi kapanmıyor. Bazen o yolu yeniden açan şey yalnızca bir koku olabiliyor.

Bir kokuyu duyduğumuzda boğazımız düğümlenir ya bazen, yüzümüzde istemsiz bir tebessüm belirir. Kimi zaman da yıllardır düşünmediğimiz bir insanın sesi gelir kulağımıza. Bazı anılar zihnimizde cümleler hâlinde beklemez. Bir kokunun, bir tadın, bir sesin, hatta bazen havanın içindeki belli belirsiz bir hissin peşine saklanırlar. Biz onları unuttuğumuzu sanırız oysa onlar bir yerlerde bizi bekler.

Tıpkı benim sıcak ekmek kokusunda annemi bulmam gibi…

Tıpkı yağmurdan sonra toprağın kokusunu duyduğumda çocukluğumun bahçesine dönmem gibi.

Ne tuhaf… Bir koku, yılların üzerinden geçip bize dokunabiliyor.

Fotoğraflar eskir, renkleri solar, videoların görüntüsü bozulabilir. Eski evler yıkılabilir, sokaklar değişebilir. İnsanlar hayatımızdan çıkabilir.

Ama bir koku…

Bir gün hiç beklemediğimiz bir yerde karşımıza çıkar ve bütün o yılları yeniden önümüze serer.

O yüzden bazen geçmişimizi hatırlamak için eski fotoğraflara bakmaya gerek yok.

Bir fırının önünden geçmek yeter.

Bir kolonya şişesinin kapağını açmak…

Yağmurdan sonra dışarı çıkmak…

Bir sobanın yanında biraz oturmak…

Tarçınlı bir şey pişirmek…

Eski bir kitabın sayfalarını çevirmek… Sonra gözlerimizi bir anlığına kapatmak.

Bakın bakalım nereye götürüyor sizi.

Kimin yanına?

Hangi eve?

Hangi mevsime?

Kaç yaşınıza?

Belki çoktan unuttuğunuzu sandığınız bir sabah çıkacak karşınıza. Belki annenizin mutfakta yaptığı bir yemeğin kokusu, belki babanızın montuna sinmiş kış kokusu. Belki okul koridoru, belki bayram sabahı, belki de çocukluğunuzun bahçesi…

Nitekim bazı anılar unutulmaz sanıldığı için değil, kokuları hâlâ bir yerlerde saklı olduğu için kaybolmuyor. Ama bir şeyi de unutmamak gerekiyor; koku hafızası yalnızca geçmişten ibaret değil. Bugün de yeni kokular biriktiriyoruz.

Farkında olarak ya da olmayarak…

Çocuğumuzun saçının kokusu, yeni taşındığımız evin kokusu, sevdiğimiz insanın parfümü, bir yaz tatilinin deniz kokusu, yağmurdan sonra yürüdüğümüz bir sokak, yeni demlenmiş kahvenin sabahımıza karışan kokusu…

Yıllar sonra bunların herhangi biri, bizi bugünün içine geri getirecek. Belki bugün sıradan gelen bir koku, yıllar sonra özleyeceğimiz bir hayatın kokusu olacak.

O yüzden arada bir duralım. Telefonu elimizden bırakalım. Ekrandan başımızı kaldıralım. Pencereyi açalım. Yağmur yağdıysa dışarı çıkalım. Bir ekmeği fırından sıcak sıcak alalım. Kahvemizi acele etmeden içelim. Çiçeklerin, toprağın, kitabın, evimizin, sevdiklerimizin kokusunu gerçekten fark edelim.

Koku hafızamızı şöyle bir yoklayalım. Neleri unuttuğumuzu hatırlayalım, yeni kokular biriktirelim. Çünkü yıllar sonra geçmişimize dönüp baktığımızda, elimizde yalnızca hatırladıklarımız olmayacak. Bugün farkına varmadan biriktirdiğimiz kokular da olacak.

Hiç beklemediğimiz bir anda sıcak ekmek kokusu gelecek burnumuza…

Gözlerimizi kapatacağız.

Bir an duracağız ve yıllar önce bıraktığımız o çocuğun yanına geri döneceğiz.

Annemizin sesi duyulacak bir yerlerden.

Taş fırının sıcaklığı yüzümüze vuracak.

İçimizden sadece bir cümle geçecek: “Ben bu kokuyu biliyorum…”

“Bazı anılar hatırlanmaz; kokusu geldiğinde yeniden yaşanır.”

Okur görüşleri
0 yorum
Yorum yaz
Yorumlar yayın ilkelerine göre incelenir.
Yorumları göster0 yorum
Henüz yorum yapılmamış. İlk Yorumu Siz Yapın