Tripoliçe, Kurumsal Sessizlik ve Bekleyen Adalet

Tripoliçe, Kurumsal Sessizlik ve Bekleyen Adalet
03-10-2026

Tarih, bazen insanlığın en büyük acılarını sayfaların arasında bırakır. Fakat bazı hadiseler vardır ki yalnızca geçmişte yaşanmış bir felaket değildir. Sonraki yıllarda başka coğrafyalarda yaşanacak trajedilere de zemin hazırlayan bir kırılma noktasıdır.

Türk milletinin hafızasında 1821 yılı, bu bakımdan yalnızca Mora İsyanı'nın başladığı yıl değildir. Aynı zamanda Mora'da yüzyıllardır yaşayan Müslüman Türklerin, Musevîlerle birlikte büyük bir kıyıma uğradığı bir dönemin başlangıcıdır.

Eski takvimle 23 Eylül 1821'de, Tripoliçe'nin düşmesinin ardından şehirde başlayan katliam, birkaç gün boyunca devam etti. Bugünkü Milâdî takvimle 5 Ekim'e karşılık gelen bu tarihte, kadın, çocuk ve yaşlılar da dâhil olmak üzere çok sayıda sivil vahşice katledildi. Bu vahşete şahit olan Avrupalı gözlemciler bile dehşete düşmüştü. Tarihçilerin verdiği rakamlar farklıdır; ancak olayın on binlerce insanın hayatına mal olduğu konusunda kaynaklarda geniş bir kayıt bulunmaktadır.

Daha da önemlisi, bu hadise yalnızca bir şehrin düşmesi sırasında yaşanan askerî çatışma olarak görülemez. Cambridge University Press tarafından yayımlanan güncel bir çalışmada da Tripoliçe'nin düşüşünün ardından Müslümanların ve Musevîlerin ayrım gözetilmeksizin katledildiği, şehrin günler boyunca yağmalandığı aktarılmaktadır.

Tripoliçe'nin acısı burada bitmedi. Mora'daki Müslüman nüfusun ortadan kaldırılması, daha sonra Rumeli'de, Ege adalarında, Girit'te, Kafkasya'da ve Anadolu'da yaşanacak büyük kıyımların anlaşılması bakımından mutlaka hatırlanması gereken bir tarihî arka plan oluşturdu. Bir coğrafyada insanların dinleri ve kimlikleri üzerinden hedef hâline getirilmesinin, nasıl bir etnik ve demografik dönüşüme yol açabileceği burada açık biçimde görülmüştür.

Nitekim Mora'daki katliamlar sırasında Müslümanların yanı sıra Musevilerin de öldürüldüğü tarihî kaynaklarda kayıtlıdır. Son dönem araştırmaları da Tripoliçe'deki Müslüman ve Musevî kurbanlarının Avrupa kamuoyundaki tarihî hafızada yeterince görünür kılınmadığına işaret etmektedir.

İşte asıl mesele de burada başlıyor. Dünyanın pek çok ülkesinde milletlerin yaşadığı büyük felâketler yalnızca tarihçilerin araştırma konusu olarak bırakılmıyor. Meclisler özel oturumlar düzenliyor, anma günleri belirleniyor, devlet kurumları arşivler oluşturuyor, okullarda müfredatlar hazırlanıyor ve toplumun hafızasında bu hadiselerin yeri kurumsallaştırılıyor.

Bunun başka milletlerdeki örneklerini görmek mümkündür. Yunanistan'da Parlamento, 19 Mayıs'ı Pontus Rumlarının sözde soykırımını anma günü olarak yasayla kabul etmiş ve bu konuda her yıl anma faaliyetleri gerçekleştirmiştir. Kendi tarihî anlatısını bu kadar güçlü biçimde kurumsallaştıran bir devlet karşısında, bizim kendi milletimizin yaşadığı acılar konusunda aynı hassasiyeti göstermememiz düşündürücüdür.

Türk milletinin en yüce temsil ve istişare makamı olan Büyük Millet Meclisi'ne büyük görevler düşmektedir. Milletin tarih boyunca yaşadığı büyük acılar karşısında Meclis'in görevi yalnızca kanun çıkarmak değildir. Meclis aynı zamanda milletin hafızasının da taşıyıcısıdır.

Adında “Gazi” sıfatını taşıyan bir Meclis'in, Türk ve Müslüman halkların maruz kaldığı büyük kıyımları araştırması, bunları kayıt altına alması ve gelecek nesillere aktaracak kurumsal bir hafıza oluşturması artık ertelenmemelidir. Burada beklenen, geçmişe dönük bir intikam dili değildir. Beklenen; tarihî gerçeklerin araştırılması, arşivlerin açılması, belgelerin toplanması ve bu acıların gelecek nesillere aktarılmasıdır.

Bunun için Meclis'in yapabileceği çok şey vardır. Bir araştırma komisyonu kurulabilir. Arşiv ve akademik çalışmalar desteklenebilir. Tarihî kıyımların belgelenmesine yönelik sürekli bir parlamento çalışması başlatılabilir. Ve nihayet, milletin hafızasında yer etmiş büyük acılar için resmî anma günleri belirlenebilir.

Bunların hiçbiri olağanüstü talepler değildir. Bir devletin kendi tarihine sahip çıkmasının en temel yollarıdır. Fakat yıllardır bu konuda ciddî ve sürekli bir kurumsal irade görmek güçtür. İşte asıl sorgulanması gereken de budur.

Başka devletler kendi tarihî hafızalarını yasalarla, parlamentolarıyla ve devlet kurumlarıyla gelecek nesillere aktarırken, Türkiye'nin kendi milletinin uğradığı büyük kıyımlar konusunda neden daha fazla çalışma yapmadığı sorusu artık açıkça sorulmalıdır.

Bu bir parti meselesi değildir. Bu, iktidar-muhalefet meselesi de değildir. Bu, devletin tarih karşısındaki sorumluluğudur.

Tripoliçe bu nedenle yalnızca 1821'e ait bir tarihî olay değildir. O gün öldürülen kadınların, çocukların, yaşlıların ve sivillerin yaşadığı vahşetin hatırası; Mora'da kan ve bıçakla ortadan kaldırılan Müslüman-Türk varlığının hafızası ve daha sonraki yüzyılda Balkanlar'dan Kafkasya'ya, Kırım'dan Kıbrıs ve Anadolu'ya kadar uzanan büyük göç ve kıyım zincirinin anlaşılması bakımından önem taşımaktadır.

Bu yüzden 5 Ekim yalnızca bir tarih olarak takvimlerde kalmamalıdır. Meclis artık bu konuda çalışmalıdır. Tripoliçe ve onu takip eden büyük kıyımlar araştırılmalı, belgelenmeli ve devletin kurumsal hafızasına aktarılmalıdır. 5 Ekim, Türklerin ve Mora'da yaşanan Müslüman katliamlarının unutulmaması için bir hafıza günü olarak ele alınmalıdır.

Devletlerin hafızası kendiliğinden oluşmaz. Arşivlerle, anma günleriyle, araştırma merkezleriyle, eğitim politikalarıyla ve devletin açık iradesiyle oluşturulur. Çünkü adalet yalnızca mahkeme salonlarında aranmaz. Bazen adalet, yüzlerce yıl önce öldürülen insanların isimlerini yeniden hatırlamakla başlar.

Bazen bir devletin yapabileceği en büyük şey, kendi vatandaşlarının ve kendi milletinin uğradığı acıyı inkâr etmeden, onu hafızasına nakşetmektir. Tripoliçe'nin bekleyen adaleti de önce burada başlamaktadır.

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ?