Ziya Gökalp denilince çoğumuzun aklına önce kitaplar, kavramlar ve fikirler geliyor. Türkçülük, millî kültür, dil, millet, halk edebiyatı... Oysa bütün bunların arkasında, yaşadığı dönemin büyük değişimleri karşısında “Biz ne olacağız?” sorusunu soran bir insan vardı.
1875’te Diyarbakır’da doğdu Ziya Gökalp. Genç yaşta İstanbul’a gitti. Baytar Mektebi’nde okudu. Dönemin fikir hareketlerinin içine girdi. İttihat ve Terakki ile ilişkisi nedeniyle tutuklandı, hapse girdi, Diyarbakır’a sürgün edildi. Ardından Selanik yılları geldi. İstanbul, Diyarbakır, Selanik, Malta, Ankara... Onun hayatı biraz da Osmanlı’nın son dönemindeki çalkantıların haritası gibiydi. Şehirler değişti, şartlar değişti, zaman değişti. Fakat bütün bu hareketliliğin içinde bazı sorular onun peşini bırakmadı: Dilimiz ne olacak? Kültürümüz ne olacak? Bizi birbirimize bağlayan şey nedir? Belki de bugün Balkanlar’da Ziya Gökalp’i yeniden konuşmamızın sebebi tam da bu sorularda saklı.
Gökalp, milletin yalnızca siyasi bir birlik olmadığını düşünüyordu. Dil, kültür, tarih ve ortak değerlerin insanları birbirine bağladığına inanıyordu. Batı’nın bilimini ve teknolojisini önemserken kendi kültürel köklerinden uzaklaşmayı istemiyordu. Halk edebiyatına yöneliyor, millî edebiyatın gelişmesini savunuyor, Türkçülük düşüncesini sistemleştiriyordu. “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” sözü de onun bu arayışının en bilinen ifadelerinden biri oluyordu.
Bugün bu kavramları tartışabilir, farklı yönleriyle değerlendirebiliriz. Zaten önemli olan da bu. Bir düşünürü anlamak, onun bütün fikirlerini olduğu gibi kabul etmek değil; hangi soruların peşinden gittiğini anlamaktır.
Gökalp’in peşinden gittiği sorulardan biri de kültürel devamlılıktı.
Bu yüzden onun dil ve kültür üzerine düşüncelerini Balkanlar’da yeniden hatırlamak ayrı bir anlam taşıyor. Çünkü Balkanlar’da Türkçe meselesi yalnızca dil bilgisi kitaplarının konusu değildir. Bir çocuğun evde duyduğu ilk Türkçe kelimedir. Ninenin torununa söylediği eski bir sözdür. Düğünde söylenen türkü, bayram sabahı edilen sohbet, okulda okunan şiirdir. Bazen de yalnızca büyüklerin dilinde kalmış, yeni kuşakların anlamını artık bilmediği eski bir kelimedir.
Dil, burada yalnızca konuşmak için kullandığımız bir araç değil, hafızanın kendisidir. İşte bu nedenle Ziya Gökalp’in düşüncelerinin Balkanlarda hâlâ karşılığı var. Çünkü burada Türkçe, geçmişten bugüne taşınan kültürel bir miras olmanın yanında, geleceğe aktarılması gereken canlı bir değerdir.
Ziya Gökalp’in kitapları arasında Kızıl Elma, Türk Töresi, Yeni Hayat, Altın Işık ve Türkçülüğün Esasları gibi eserler bulunuyor. Gazete ve dergiler çıkardı, yazdı, sosyoloji dersleri verdi. Türk Ocağının kuruluşunda yer aldı. Genç Kalemler ve Türk Yurdu gibi yayınların içinde bulundu.
25 Ekim 1924’te İstanbul’da hayatını kaybettiğinde arkasında yalnızca kitaplar bırakmadı. Bir dönemin fikirlerini, arayışlarını ve kaygılarını da bıraktı. Aradan geçen yılların ardından, 2026’nın Ziya Gökalp Anma Yılı ilan edilmesiyle onun adı yeniden gündeme geldi. Doğumunun 150. yılı vesilesiyle hazırlanan “Göğe Yazılmış Bir Alp” adlı tiyatro oyunu da Gökalp’in hayatını ve düşünce dünyasını sahneye taşıdı.
Gostivar Kültür Evi’nin salonunda Ankara Devlet Tiyatrosunun sahnelediği “Göğe Yazılmış Bir Alp”, Ziya Gökalp’in hayatını ve düşünce dünyasını Balkanlar’daki izleyiciyle buluşturdu. TÜRKSOY, Yunus Emre Enstitüsü, MATÜSİTEB ve Halkbank AD Skopje iş birliğiyle gerçekleştirilen gösteri, Gostivarlı sanatseverlerin yoğun ilgisiyle karşılandı.
Gostivar, Türklüğün Balkanlar’daki kalelerinden biri. Türkçenin hâlâ evlerde konuşulduğu, çocukların Türkçe eğitim aldığı, eski kelimelerin büyüklerin dilinde yaşamaya devam ettiği bir şehir. Böyle bir şehirde, dili ve kültürü hayatının merkezine alan Ziya Gökalp’i anlatan bir tiyatro oyununun sahnelenmesi elbette sıradan bir kültür etkinliği değildi.
Perde açıldığında yalnızca bir düşünürün hayatı anlatılmıyordu. Bir insanın kendi zamanının büyük değişimleri karşısında sorduğu sorular da yeniden karşımıza çıkıyordu.
Biz ne olacağız?
Belki bugün bu soruyu biraz değiştirerek kendimize sormamız gerekiyor:
Dilimiz ne olacak? Kültürümüz ne olacak? Çocuklarımıza bizden ne kalacak?
9 Eylül akşamı Gostivar’da sahnelenen “Göğe Yazılmış Bir Alp”, bu soruları yeniden hatırlattı.
Çünkü bazı insanlar yaşadıkları dönemin içinde kalmaz. Sordukları sorular, aradan yıllar geçse de başka coğrafyalarda yankılanmaya devam eder. Ziya Gökalp’in soruları da bugün Gostivar’da, Türkçenin hâlâ çocukların dilinde yaşadığı bir şehirde yeniden duyuldu.