Bonn Venusberg, 1999. “Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne bitmeyen üyelik süreci” konulu bir hafta sonu seminerindeyiz. Bugün Türkiye’de profesör olan bir akademisyen, Almanya’da gençlik yıllarında katıldığı bir tarih dersini anlatıyor. Öğretmen sınıfa girip ona bakarak “Bugünkü konumuz Almanya-Türkiye ilişkileri” diyor. Akademisyen bu sözlere çok seviniyor: “Tarih dersinde kendimi yokmuş gibi hissediyordum. Birden içime sevinç doldu.” Ancak sevincinin erken olduğunu kısa sürede anlıyor. Derste Haçlı Seferleri, Türk tehdidi ve Viyana önündeki Türkler ele alınıyor. Birinci Dünya Savaşı’ndaki silah arkadaşlığına da değiniliyor, fakat modern Alman tarihi açısından bu konu üzerinde durulmuyor. Nazi rejiminin zulmünden kaçan Yahudi ve sosyal demokrat entelektüellere Türkiye’nin kucak açmasından ise hiç söz edilmiyor. Akademisyen, “Keşke hiç konu olmasaydık” diyor.
Brügge, 2023. Şehirdeki müzeleri gezerken Belçika’dan bir öğrenci grubuyla sık sık karşılaşıyorum. Öğrencilerin çoğunun Afrika veya Avrupa dışındaki başka coğrafyalardan gelen bir göç geçmişi olduğu anlaşılıyor. Sarışın, yerli öğretmenleri tarihî eserleri öylesine içten anlatıyor ki Fransızcam yetersiz olsa da beni etkiliyor. Öğrenciler ise kendi yaşamlarına uzak görünen bu eserleri sıkıntıyla izliyor. Anlatılanları dinlemek yerine aralarında fısıldaşıp gülüşüyor, bir an önce gitmek istiyorlar. Belli ki verilmek istenen eğitsel mesaj onlara ulaşmıyor.
Batı Avrupa’nın ve Almanya’nın gelişmiş kentlerinde okula başlayan öğrencilerin yarıdan fazlası farklı coğrafyalardan geliyor. Küreselleşmeyle birlikte önümüzdeki on beş yıl içinde kentler, çoğunluk toplumunun yanı sıra farklı kültürel geçmişlere sahip topluluklardan oluşacak. Almanya’nın kültürel kimliği, başka coğrafyaların tarihinden beslenen bir çocuğa nasıl hitap edecek? Çocukların yetiştiği aile kültürü ile Almanya’nın tarihsel ve kültürel kimliği arasında nasıl verimli bir bağ kurulacak? Uzun vadede topluma yol gösteren ve barış içinde birarada tutan ortak değerler nasıl şekillenecek? Kısacası, geleceğin toplumunu düşünmek, geçmişe ilişkin algılardan daha önemli hâle geliyor.
İlk adım, tüm kültürlere açık, insanları birbirine yakınlaştıran ve ortak bir kültürün oluşmasını sağlayan yeni bir iletişim anlayışı geliştirmektir. Avrupa Birliği’nin çeşitliliği içinde tanımlanan kültürel kimlik, toplumsal gerçekler doğrultusunda daha da geliştirilmelidir. Bu süreçte Anayasa’nın öngördüğü açık ve özgürlükçü kültür anlayışı esas alınmalıdır.
Milenyumun başından beri sıkça tartışılan “üstün kültür” anlayışının diğer kültürleri küçümseyen yaklaşımı yanlıştır. Bu anlayış, aile ve eğitim kurumları gibi toplumun temel kurumlarına asimilasyon görevi yükler; anayasal çerçeveyle bağdaşmaz ve egemen gruplarla dışlanan gruplar yaratır. Gelecek kuşakların sağlığı için kültürler arasında üstünlük kuran anlayış terk edilmelidir. Bu, Almanya’nın ve diğer Avrupa ülkelerinin zengin kültürel birikimlerini inkâr etmeleri anlamına gelmez. Asıl mesele, bu birikimin dışlama aracına dönüşmemesi ve başka kültürleri değersizleştirerek yüceltilmemesidir. Topluluklar, kültürler arası çatışma gibi kurgusal tezlerle karşı karşıya getirilmemeli; aksine, kültürlerin birbirini zenginleştirerek ve ittifaklar kurarak ilerlediği vurgulanmalıdır.
İkinci adım, küreselleşmenin kültürler arası ittifaklar için sunduğu büyük fırsatları kavramaktır. Okulların tek dilliliğe yaptığı vurgu ise bu fırsatların değerlendirilmesini engeller. Yeni vatandaşların Alman kültürüyle bağ kurması, asimilasyon amacı taşımamalıdır. Almanca, eğitim ve resmî iletişimin temel dilidir; ancak çocukların çok dilliliği de bir kazanımdır. Okullarda Almancanın yanı sıra çocukların ana dillerine de değer verilmelidir. Çok dillilik ve kültürler arasındaki olumlu etkileşim öne çıkarılmalı; insanlığın ortak iyiyi ve kültürel ilerlemeyi birlikte yarattığı gösterilmelidir. Kültür ve eğitim kurumları, kültürler arası bilgilenme ve diyalog ortamlarını çoğaltmalıdır. Örneğin, Avrupa’daki okullarda sınıflara yalnızca Avrupa ülkelerinin adlarını vermek Avrupa merkezciliğine yol açar. Bazı sınıflara Türkiye veya Fas gibi ülkelerin adlarını vermek ise farklı bir mesaj taşır.
Almanya’da filozoflar Antik Yunan düşünürlerine sıkça atıfta bulunur; ancak Aristoteles’in bilgisinin Batı Avrupa’ya nasıl ulaştığına değinilmez. Antik Yunan düşüncesinin, Orta Doğu’daki binlerce yıllık bilgi birikiminin devamı olduğu da göz ardı edilir. İslam bilim dünyasının eserlerinin Orta Doğu ve Antik Yunan düşüncesini Akdeniz, Sicilya ve İspanya üzerinden Batı’ya taşıdığı dönem adeta yok sayılır. Aydınlanma düşüncesinin bile pek çok yönünün 400 yıl önce İslam coğrafyasındaki düşünürlerin eserlerinde yer aldığı görülmek istenmez. Bu ortak yönleri görmek için El Cebir, İbn Rüşt, İbn Sina ve İbn Haldun gibi düşünürlerin eserlerine bakmak yeterlidir. Bilinçli ya da bilinçsiz bu ihmalleri gidermek, önemli bir kültürel yaklaşım olabilir.
Kültürel kimlik anlayışında ve uygulamalarında savunmacı tutumların yarattığı çelişkileri fark etmek, yenilikçi çözümler geliştirmenin başlangıç noktasıdır. Bu bağlamda “Kültür Milleti” kavramının Avrupa merkezciliğini aşması ve küresel bir dünya anlayışını esas alması beklenir. Milletler, hem tarihten gelen hem de ortak geleceğe yönelen unsurlardan oluşur. Okulların ve kültür kurumlarının görevi, bu ortak geleceğin her gün içtenlikle benimsenmesini sağlayacak adaletli koşulları oluşturmak olmalıdır.

Yorum yaz
Yorumları göster0 yorum
Yorumu bildir