Aşırı sağ popülizm, ‘Almanya için Alternatif Partisi’ sayesinde çığ gibi büyüyor. Göç geçmişi olan bir insan bu gelişmeyi nasıl değerlendirmeli? Bu yazıda, bir birey olarak bu süreç karşısındaki duygularımı paylaşacağım.
Üniversitede öğrenciyken odamın duvarında ruh halimi yansıtan iki tablo asılıydı: Osman Hamdi Bey’in ‘Kaplumbağa Terbiyecisi’ ile Caspar David Friedrich’in ‘Sis Denizi Üzerindeki Gezgin’i. Friedrich’in tablosunda gezgin, yüksek bir tepeden sislerin ardına özlemle bakar. Uzaktaki sılayı mı, yoksa gurbeti mi gördüğü belli değildir. Ressam, sanki bakmakla görmek arasındaki farkı vurgulamak ister. Ben tabloyu böyle yorumlar, ona bakarken gezginle özdeşleşirdim. Göç geçmişi olan bir insan olarak gurbet ile sıla arasında kalmanın ikilemini hissederdim: Sislerin ardında ne görüyordum? Yurt, insanın kurduğu bir şey miydi? Birden fazla yurt edinip özlemi azaltmak mümkün müydü? ‘Kaplumbağa Terbiyecisi’ ise bana, zor ama gerekli bir iş karşısında güçlüklere katlanmayı ve doğru yolu sabırla aramayı anlatırdı.
Benim gibi göç geçmişi olan insanların yeni toplumsal çevrelerinde sıla duygusunu yaşama hakkı olmalıdır. Gurbeti yurda dönüştürmek ve çoğunluk toplumu tarafından kabul görmek isterler. Köklerinden giderek uzaklaşırken yeni kökler salıp hayata tutunmaya çalışan bu insanların çabalarını, yeni toplumun değerleri ve ilkeleri biçimlendirir. Her göçmenin özlemi daha iyi bir yaşamdır. Göç; risk almayı, cesareti ve güçlü bir motivasyonu gerektirir. Bu gönül gücü doğru yönlendirildiğinde topluma önemli değer ve sosyal fayda sağlar. Benim gibi milyonlarca insan için sıla hakkı, sağlam bir zeminde durabilmek ve özgürce var olabilmek demektir. Ayrımcılığa ve dışlanmaya uğramadan rahatça nefes almak; barış içinde, eşit ve özgür koşullarda gelişme ve katılım hakkına sahip olmak demektir.
Almanya, çok kültürlü ve çoğulcu bir toplumdur; onu 60 yıldır değerli kılan yalnızca yüksek refah düzeyi değildir. Asıl değer, İkinci Dünya Savaşı’nın kültürel yüküne rağmen insan onurunu hem ilke hem de uygulama düzeyinde savunabilmesidir. Demokrasiyi toplumsal gerçekliğe dayalı, küreselleşme ve dijitalleşmenin koşullarına uygun biçimde daha da güçlendirecek adımlar bekleniyordu. Toplumun yaratıcı bir yeniden uyanışa ihtiyacı vardı.
Ülke bu yönde güçlenmek yerine, değişim karşısında yerli nüfusun huzursuzluk ve korkularının öne çıktığı bir sürece girdi. Toplumun merkezine doğru ilerleyen siyasi bir akım geleceğimizi ipotek altına alıyor; yerli halkın huzursuzluğu bizim huzurumuzu da bozuyor. Milyonlarca azınlık mensuplarının korku ve endişeleri kaybolmak, yok olmak. Bu varlık korkusunu dikkate alan yok. Huzursuzluğun gerçek nedenleri tartışılmak yerine, varlığımız hedef alınarak azınlıklar günah keçisi ilan ediliyor. Çoğunluğun huzursuzluğu göçmenlerin aleyhine yöneltiliyor; özellikle Müslüman azınlıklar, toplumun korku ve kaygı senaryolarının nesnesine dönüştürülüyor. Hayaller ve efsanelerle beslenen korkular yüceltiliyor, belirsiz kaygılar somut bir hedefe yükleniyor. Dost-düşman kalıpları üzerinden toplum, Alman olanlar ve olmayanlar diye ayrıştırılıyor; duvarlar örülüyor, düşünceler dayatılıyor. Bu kurgu, göçmen nüfusun en az olduğu Doğu Almanya eyaletlerinde daha kolay işliyor; çünkü kitleleri hayali anlatılara inandırmak, bu anlatıların hedefi ortada olmadığında daha kolaydır.
Özetle, gezgin tablosundaki sis koyulaştıkça kaplumbağa terbiyecisinin daha da sabırlı olması gerekiyor. Her “yeni Alman” gibi ben de bu hareketin hızla yükselişini kaygıyla izliyor; bunu hem bizim hem de ülkenin geleceğini ipotek altına alan olumsuz bir gelişme olarak görüyorum. Almanya’nın geleceği, yerli halk ile azınlıkların verimli biçimde kaynaşmasına bağlıdır. Bunun için azınlıkların özgürlük ve fırsat eşitliği içinde gelişebileceği koşullar yaratılmalıdır. Özgürlükçü, dünyaya açık ve uluslararası bağları güçlü bir ülke ideali bizi birleştirir. İnsan haklarına dayalı liberal bir toplumun barışçıl yollarla daha iyiye ilerleyebileceğine olan inancımız bize güç verir. Demokrasi, çoğunluğun azınlığa hükmetmesi değil; azınlık haklarının korunması ve hukuk devletine değer verilmesidir. Ortak geleceğimiz bu doğrultuda şekillenmelidir.
